Tespit İnsanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tespit İnsanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şub 2011

müzik dinleyicileri ve kapıda ismi yazan şahsiyetler üzerine bir dellenme, ayrıca konserlerde gürültü oluyor bence, sence?

* Şimdi yalan yok, çoğu konser biletlerine hatırı sayılır miktarda paralar ödüyoruz. Biz, evet. Peki tam mekana girerken, tam da biletini görevli abiye uzatmana birkaç insan kadar yakınken, o önündeki insanlar abinin elindeki 5-10 sayfalık isim listesinde bulunması üzere isimlerini söylerken, kendilerine kafa göz dalmak istiyor musun, istemiyor musun? Dediğim gibi yalan yok, ben istiyorum. Hatta o kadar sinirleniyorum ki yaklaşık bi 5-10 dakika etrafa pis bir ağızla söyleniyorum. Çıkan sanatçıya "bunlar senin arkadaşların mı" bakışları yolluyorum. 


* İnsan bi delleniyor, sen ciddi rakamlar ödemişsin belli ki, ama adam mis gibi yazdırmış ismini, ohh ben bilmemkim diyip geçiyor yerine, gel de kıl olma! O bileti o abiye uzatırken ki o mazlum hal !! Ahh, kederli başım..


* Hele bazen öyle insanlar görüyoruz ki ismini yazdıran, seni beni 5'e katlar, kardeşim sende müzisyensin, utanmıyor musun sonra biletler satılmıyor diye söylenmeye. Ben olsam cidden biletimi alırım paşa paşa, sırf meslektaşıma ufak bir katkım olsun diye.


Velhasıl kelam;


* İtiraf etmem gerekirse, geçen sene o kepaze listelerin çoğunda benim de ismim vardı +1'imle hemde. Ama biz naptık canım kardeşim, gittik efendi efendi dinledik konserimizi. Jazz konserlerinde aman deklanşörün sesi insanları rahatsız etmesin diye bir yerlerimizi yırttık hatta. Aman bir sevimlilikler falan. Ay bunu telafi edelim, içerde içkiye yatıralım paramızı ayıp olmasıncılıklar. agucuk bugucuklar.


* Tamam, beleşçilerin hepsi değil ama olayla yakından alakalı olmayan bazı beleşçi arkadaşlar, içerde anormal bir gürültü yapıyorsunuz. Arkadaşım, sarmadı mı seni? Buyur çıkıver bi zahmet, zaten onca zaman beklediğimiz ya da türlü sıkıntılarla edindiğimiz biletler sayende tadı çıkarılamadan yok olup gidiyor. 


* Şimdi diyeceksin ki, -ki haklısın- bunlar isimlerini oraya nasıl yazdırıyor? Ya müzisyenlerin tanıdıkları oluyorlar, ya camianın elemanları, ya ismini yazdırıp gitmeyen arkadaşından yanmasın diye  devralanlar, ya da ordan burdan edinilen işte ne bileyim. 


* Bu sorun ufak bir sorun değil, hiç sanmıyorum, zira müzisyenler de çoğu zaman içerdeki uğultudan şikayetçiler. O zaman bence yapacakları en önemli şey, şu uzuuun upuzun sayfalarca isim yazan kağıtlara bi çare üretmeleri, zira bazen gerçekten seni oraya dinlemeye gelen adama ayıp oluyor.

25 Oca 2011

Köşe Yazılarından Kitap olur mu?

Son zamanlarda (yoksa hep olurdu da ben mi kaçırdım?) sık sık oluyor bu, gazetede her gün ya da haftanın belirli günleri yazıları çıkan gazeteciler, zaten okuduğumuz yazılarını kitap haline getiriyorlar. Zamanında Elif Şafak'ın kendi yazdığı kitaplardan yaptığı aforizmaları alıntı halinde kitaplaştırılmasıyla ilgili şöyle bir yazı yazmıştım, destekleyen yorumlar gelmişti, şimdi kendisi biliyorsunuz Habertürk'te yazdığı köşenin yazılarını "Firarperest" adlı kitabında toparladı. Aslında konu sadece Elif Şafak değil, zira bunu yapan çok sayıda gazeteci yazar var ve ben de bayadır bu konu üzerinde düşünüyorum, yazarlar köşe yazılarını kitaplaştırmalı mı? Çok mu gerekli yoksa tamamen ticari bir niyet mi?

Ben açıkça belirteyim, bu fikri samimiyetsiz buluyorum. Karşı çıkanlar olabilir, hani elimizin altında dursun diyenler, yazarı delicesine sevip yazdığı her cümleyi hatmedenler, hatta çıktısını alanlar falan filan. Hatta eminim onu kitaplaştıran yazar da önce bir 'acaba' diyordur, "bu benim kitabım mı" yanılgısına düşüyordur, ya da ben öyle düşünmek istiyorum.

Ama ben bunu şu yönlerden gereksiz buluyorum; yani zaten gazeteye o yazıyı yazarak ordan maddi manevi geri dönüş almış olan yazar, aynı yazıları bir de kitaplaştırarak yine aynı maddi manevi geri dönüşü kazanmak istiyor gibi bir durum söz konusu oluyor, acaba etik mi? Ben burda duruyorum işte. Bana etik gelmiyor, teknoloji zaten malumunuz, istediğiniz her yazıya gazetelerin arşivlerinden rahatça ulaşabiliyorken, bunu bir kez daha okurun önüne sunmak bana iyilikten ziyade ticareti anımsatıyor.

Şimdilik (yani mantıklı bir sebep bulana kadar) bu fikre olabildiğince uzağım, ama şu taraftan da bak diyenler çıkarsa onu da düşünmeye hazırım.

22 Oca 2011

olmayanlar

* Şunu iyice anladım ki, piyasada olmayan, kalkmaya yüz tutmuş ya da henüz gelmemiş, alıcısı bulunmayan her şey bana baya baya hitap ediyor. Mesela 3 gündür Kadıköy ve Moda'da Eti Cin kek arıyoruz, yok! Ama insanın canı istemeye görsün, serde de inatçılık olunca illa bulunacak o. Sadece kek de değil, bir de Nescafe'nin yeni çıkan ama niyeyse hiçbir yerde bulunmayan Probiyotik kahvesi. Dün bizzat Kadıköy'e gidip araştırdım, birkaç marketle "bunlar satmıyor diye getirmiyoruz" muhabbeti yaptıktan, birkaç kişiden de "hö?" tepkisi aldıktan sonra nihayet Migros'tan bulabildik ve raftaki tüm Eti Cin kekleri ve probiyotik Nescafeleri alıp çıktık, artık onlar da bir daha getirir mi getirmez mi bilemem. Peki ben bu konuyu nasıl bu kadar dertlendim, üşenmeden buralara yazı döşedim onu da anlamış değilim.

* Şu an anladım! Çünkü olay sadece kek ya da kahve meselesi değildi. Almak istediğim albümler vardı, misal 123-arve, elif çağlar-music. YOK! evet, onlar da yoktu. Sırayla Mephisto, Seyhan ve Alkım'ı taradık ama onları da bulamadık. Ne komik değil mi. Muhtemelen Taksim civarında takılıyorlardır ama hadi oturduğum bölgeyi geçtim, (kitabı cd'yi geç, gazete bile bulmak zor burda) ama koca Kadıköy diyosun ya hani o yüzden.

* Bir dönem de Nestle Keyf-i Tahıl aradım sağda solda baya baya. Her çıkan kahve çeşidini denemeliyim sanki, noluyosa bu ne saplantı! Neyse işte, hiç olmadık bi bakkaldan çıkmıştı da delirmiştim sevinçten. Sonra beğenmedim zaten içemedim.

* Biscolata denen bir bisküvi varmış. Şimdilerde reklamı ile baya popüler hani. Yeni eğlencem de ondan bulabilmek. Bakalım o nerden çıkacak.

31 Ara 2010

Neymiş 2010'un En'leri


Bende bir liste yapmazsam aklım kalırdı zaten eheh.

Aslında bu sene müzik adına dolu dolu bir yıl geçirdiğimi söyleyebilirim, buraya yazmadığım ama başka gittiğim konserler de oldu, yazdıklarım ise şurada zaten.
Şimdi düşünüyorum, en en çok Mika' nın performansından etkilendim, ki konsere kadar kendisini tanımışlığım yoktu, ondan sonra da oturup dinlemedim zaten ama konser müthişti. Gittiğimiz Jazz konserlerinde mekan olarak İksv Salon' u keşfettik ve oranında özellikle jazz tabanlı gruplar için şahane bir yer olduğunu söyleyebilirim. Keşfettiğim ve sıkı birer dinleyicisi olduğum pek çok grup oldu, ki onları da zaten zaman zaman paylaşıyorum burada. En çok dinlediğim 3 isim Last Fm'e göre, Beady Belle, Ceylan Ertem ve Bülent Ortaçgil olmuş, burdan da anlıyorum ki sert, metal, rock müzik anlayışım yerini yavaş yavaş daha sakin bir tarza bırakmış. En çok Bat For Lahes' ten "Daniel" şarkısını dinlemişim, 1 sene içerisinde.

Tiyatroya geçen sezon olduğu gibi ilgi gösteremedik zira öyle çok ilgimi çeken bir oyun görmedim ve daha da önemlisi üşendik birazcık akşam program yapmaya. Ama tekrar eski tiyatro alışkanlığımıza dönmek istiyoruz ve açıkçası biraz da özledim akşam oyuna yetişme çabalarımızı, bitince Barış' la eve dönene kadar oyuna verip veriştirmelerimizi. Elimde biletlerim var zaten Ocak ayında gidilmek üzere. Bu sezon sadece "4 kişilik Bahçe" oyununa gittik, çok da haz aldığımı söyleyemem.

Sinema açısından fena değildi, çok sinemada film izlediğimizi söyleyemem çünkü Barış'la ciddi bir düzen oturttuk izleyeceğimiz filmleri ya da kaçırdığımız filmleri dvd'cilerden bulup tatil günlerimizde ya da arkadaşlarımızla oturup açığı kapatmaya çalıştık, kaldı ki ben zaten sinemalarda artık maalesef film izleyemiyorum sinir krizleri geçirmekten, daha önce de bahsetmiştim, kulak sağlığımızı zorlayacak kadar yüksek sesli reklamlar, sağda solda kim var unutacak kadar şapır şupur mısır yiyen insanlar oldukça sinemaya gitmek benim için azap oldu, o yüzden evde izlemek her açıdan bana daha rahat gelmeye başladı, hem istediğim zaman durdurup yorum da yapabiliyorum özgürce, tabi bu demek değil ki hiç sinemaya gitmiyorum, benim için önemli olan filmleri sinema perdesinde görmeye bende elbette gidiyorum, çünkü onun zevki çok daha başka.
Bu sene en çok "İnception" ve "Black Swan" dan etkilendiğimi de söyleyebilirim. Dizi olarak ise "Supernatural" ı seçiyorum.

Gelelim kitaplara. Bu sene bol vaktim olduğundan çok sevdiğim alışkanlığımı daha da pekiştirdiğimi düşünüyorum. Etkilendiğim ve yeni keşfettiğim o kadar çok kitap oldu ki sınıflandırmak biraz zor.
Bu sene içerisinde en çok okumaktan zevk aldığım, eğlenerek okuduğum, hatta okurken kahkaha attığım isimler, Murat Menteş, Emrah Serbes (tek kitabını okumama rağmen) ve Alper Canıgüz oldu.
En çok etkilendiğim, yere göğe sığdıramadığım kitaplar, Ayfer Tunç "Yeşil Peri Gecesi" ve sevgili Sinem' in hediyesi Haruki Murakami' nin "Sahilde Kafka"sı oldu.
En çok etkilendiğim yazar (her kitabı için aynı şeyi düşünüyorum) Paul Auster.
En heyecanlı, soluk soluğa okuduğum kitaplar ise, Suzanne Colins' in Açlık Oyunları serisi oldu.

Muhakkak unuttuğum, atladığım isimler vardır, onlar aklıma geldikçe ekleme yaparım, sizinde bu sene içerisinde etkilendiğiniz, severek dinlediğiniz/okuduğunuz/izlediğiniz isimler ya da eserler varsa yorum bölümüne yazıp paylaşırsanız çok şukela olur.

Bu arada, sevgili Sinem beni mimlemişti, ona da biraz kısa da olsa yanıt vermek isterim.

2010' da benim için değişen pek bir şey olmadı, fotoğraf çekmek ve yukarda anlattıklarımın her birini yapmak beni en mutlu eden şeylerdi. 2011' de bunları daha da çoğaltmak başlıca amacım, özellikle fotoğrafın üzerine daha da çok gitmek ve teknik öğrenmek istiyorum. Daha çok amaç edinmek ve her birini layığıyla yerine getirmek istiyorum.

Geçen sene içerisinde beni burda kendi çalıp kendi oynadı havasına sokmayan:), yorum yazan, tavsiye veren, hatta birkaçıyla tanıştığım çok şahane insanlara burdan pek çok teşekkür ediyorum. Sevgiler, mutlu mesut yıllar..

23 Kas 2010

Tesadüfen Keşfedilmek

Gün geçmiyor ki yeni bir 'tesadüfen keşfedilme' hikayesi okumayalım, duymayalım, sinirden köpürmeyelim. Evet sevgili dostlarım son zamanlarda şöyle bir hikaye duymayanınız kaldı mı? Yok efendim, ben cafe' de oturuyordum, ünlü yönetmen meğersem beni izliyormuş, bana kartını verdi, ben inanmadım "neden ben" dedim, sonra filminde oynadım, dizilere geçtim zırt pırt.
Ben okulumun bahçesinde yürüyordum, birisi gelip bana kartını verdi, aramadım önce sonra içime kurt düştü, arayayım dedim, ünlü oluverdim.

Off ki ne off!

Bu hikayeleri duydukça arkadaş siz nerelerde geziyorsunuz diye sorasım geliyor. Çok mu ünlü olmak istiyorum? Yooo, hayır. Şanslı olmak istiyorum herhalde, önüme bir kerecik lap diye bir fırsat çıksın istiyorum belki biraz da, o yüzden bu kıskançlık vaziyetim.

Şimdi soruyorum size, ey sevgili yönetmenler, yapımcılar, senaristler, abiler, ablalar;

Nerelerde geziyorsunuz? Yolda yürürken, cafe' de kahve içerken, "abi hesap lütfen", "tuzu uzatır mısınız", "paramın üstü gelmedi" derken , otobüste akrobatik hareketlerle tutunmaya çalışırken size rastlama olasılığımız kaçtır? Hayır ona göre en kibar ve şirin ya da vamp halimi takınacağım da.

2 Kas 2010

İyisiyle Kötüsüyle 29.Tüyap Kitap Fuarı


Fuar bitmeden böyle bir başlık atmak manasız mı? Benim için değil zira bir daha ki etkinliğe kadar kendimi motive edemezsem bir daha gitmeyi pek düşünmüyorum. O yüzden kendimce iyisini kötüsünü şimdiden yazmaya karar verdim.
Daha önce de bahsetmiştim, geçen sene Barış' la gitmiştik, dönüşte "bir daha hayatta olmaz" gibi laflar etmiştik, bu sene Barış katılımcı olarak davet aldığı için tıpış tıpış gidip geliyor, bende bir kereden bir şey olmaz diye kendimi gazlayarak gittim. Hiç gitmeyenler, 'niye bu olumsuzluk' diye sabırsızlanabilirler, söyleyeyim, yol+trafik+kalabalık/yemek problemi%umduğunu bulamama gibi bir denklemi var-ki işin içinden çıkılamıyor.


Şimdi, sırayla açıklayayım.

Bir kere bize haddinden fazla uzak. Sadece bize değil, İstanbul' un nerdeyse bir diğer ucunda, dışında, bu kocaman etkinliği neden orda başlattılar, orda devam ettiriyorlar bunca şikayete rağmen aklım almıyor.
Trafik zaten malumunuz. Hele ki haftasonları gittiyseniz (imza günlerinin büyük çoğunluğu hafta sonları) tam bir keşmekeş, ölüm. Sırf bu yüzden ben sabahın köründe düştüm yollara, ama akşam kabustu. Öğlen gelmeye çalışan arkadaşlarımız Anadolu yakasından tam 3 saatte gelebildiler misal.
Kalabalık, onca trafik, yol azabından sonra zaten çekilmiyor. Hele ki bebek arabalarıyla gelen aileler var, ne desem boş, o çocuğa mı yazık, size mi bize mi.
Yemek problemi böyle organizasyonlarda zaten başlı başına sorun. Eğer oraya gidiyorsanız ve acıkmış ya da fazlasıyla bitap düşmüşseniz tebrikler, artık siz de 'yolunacak bir kaz'sınız.
Umduğunu bulamama tabi herkes için farklılık gösterir, ben kendi açımdan yazayım, yayınevlerinin yaptığı indirimler bir müşteri olarak beni tatmin etmedi, geçen sene de etmemişti, vardır bir açıklaması muhakkak bu işin dağıtımcısı var bilmemnesi var vs, ama insan %20'den daha fazlasını bekliyor onca eziyetten sonra.

Aklıma ne geliyor direkt diyorum ki "ben ne gideceğim bir daha açarım bilmemnekitapçısınoktacom' u siparişimi veririm - ki çok daha indirimli alabiliyorsunuz çoğu kitabı internetten-, ayağıma kadar da gelir, oh derim, ne gideceğim onca yolu derim, canıma değsin derim.

Tabi tüm bunlar olumsuz yanları..
Gelelim olumlu yanlarına.

Ben açıkçası avare avare dolaşmamak için hazırlıklı gittim. Gitmeden kendime resmen bir harita çıkardım, uğrayacağım yayınevlerinin numaraları, hangi salonda bulundukları, ilgilendiğim yazarların nerde imza günlerinin olacağı, alacağım kitapların listesini falan her şeyi yazdım-ki ona rağmen çok yoruldum ama yine de planlıydım ve bu hoş oldu kendi açımdan. Eğer böyle bir harita çıkartırsanız kendinize, çok daha faydalı bir gezi oluyor emin olun.

Ben 3 isimden imza aldım (Emrah Serbes, Alper Canıgüz, Hakan Günday) ve bu hoşuma gitti, hiç değilse gittiğime değdi. Bu da olumlu yanlarının en kuvvetlisi bence.

İnternetle arası olmayanların tüm yayınevlerini hatta sahafları bir arada bulması herhalde şahanedir. Üzerine bir de sevdiğiniz yazarlarla sohbet edebileceğiniz, imza alabileceğiniz bir ortam varsa çok daha güzel.

Yayınevleri hakkında da bir kaç gözlemimi yazayım;
Ben kendi adıma en çok Can Yayınları' nın standını beğendim, o kalabalıkta ayırdetmesi en kolay onlardı sanırım, kırmızıydı her şey adeta, kafanı kaldırdığında az biraz uğraş verirsen kırmızı tabelalarını hemen seçebiliyordun.
Doğan Yayınları anormal kalabalıktı, hatta bir ara önünde etten bir duvar vardı, kitaplara bakmak çok zordu.
Ayrıntı Yayınları %30 indirim yapmıştı, benim rastladığım en iyi indirimdi sanırım.
Tabi ki en kalabalık stand Uykusuz ve Penguen' inkiydi, Uykusuz biraz daha fazlaydı, özellikle çocuklar baya bir alışveriş yaptılar oralardan, onlarda bunu gayet iyi öngörmüş olacaklar ki, çizerlerin iyi-kötü tüm karikatürlerini olur olmadık-kaliteli kalitesiz her şeyin üzerine basmışlardı.
Ntv Yayınları, her zamanki gibi çok şıktı ama bilmemkaçliralık alışverişe tshirt vermeleri anlamsızdı.
İletişim Yayınları, benim en çok oyalandığım yerdi sanırım, verdikleri bez çantalarla ortalıkta baya bir göz doldurdular.
Sahaflar ayrı bir şıktı canım:) Bu sene sanırım 10 sahaf katıldı, diğer senelere hepsine bir salonu kapatsalar ne şahane olur! Onlara da epey ilgi vardı zira.




Benim izlenimlerim iyisiyle kötüsüyle bunlar. Tüm bu olumsuzluklara rağmen ben her sene muhtemelen gitmeye devam ederim zira bağımlılık gibi bir şey, sadece "keşke" leri var onlar da zamanla düzelir diye umuyorum..

15 Haz 2010

Televizyon Zırvaları


* Tv'lerdeki görüntü kirliliği bu aralar -hatta uzun bir süredir- had safhada. Bundan kastım izlenecek diziler, programlar vs değil, güç bela izlenecek bir program bulup, izleyememek .. Açıyorsun bir kanalı, başlıyorsun izlemeye, 2 dk sonra alttan bir reklam yükseliyor burnuna doğru. Bilmem ne yaz şuraya gönder orijinal şarkı cebine gelsin. Allahaşkına, bu tip zamazingoları hala kullanan var mı? Neyin ısrarı bu? Alt yazı geçerken bir de reklam koymuyorlar mı? Ne anladım o zaman kardeşim senin verdiğin filmden?

Bu tip olaylara niyeyse fena sinirleniyorum. Sinemada zırıl zırıl öten reklamlardan sonra tv'lerdeki reklamlar da elimde kumanda olmasına rağmen gözüme gözüme sokuluyor. Hayır gerçekten faydalı bir şeyin reklamı yapılsa gam yemicem. Cep telefonu melodisini hala tv'den alan var mı yaa?? Demek ki var, o yüzden bu ısrar..

* En sevdiğim kanal olan Ntv' yi de ne zaman açsam reklam çıkıyor karşıma artık. Eskiden değildi böyle. Oğuz Haksever ve Banu Güven'i izlemekten müthiş keyif alıyorum. Burcu Esmersoy'u ise Ntv'de göresim gelmiyor açıkçası. Egosu tavan yapmış gibi geliyor, aynı şeyi bir de Beren Saat için hissediyorum. İkisini de görünce bi huysuzlanıyorum!

* Aşk-ı Memnu'nun "Veda" fragmanları biraz baydı. Aslında güzel yapmışlar, insan bi içleniyor falan. Birkaç senedir devamını getirebildiğim ilk Türk dizisi kendisi. Zerrin Tekindor'u tanımama vesile olduğu için müteşekkirim kendisine. Adnan , sana söyleyecek bir laf bulamıyorum hala.

* Akşamları Barış'la "Supernatural" alıyoruz 1 veya 2 doz. Henüz ilk sezondayız, her bölüm bittikten sonra ben hafiften tırsaklaşıyorum o yüzden onun üzerine "Evcilik Oyunu" izleyip realite kaybına uğruyorum, kendime geliyorum.

* İzlemekten en keyif aldığım şeylerden biri de kesinlikle yemek programları. Ama "Yemekteyiz" asla değil. Geçen sene zevk alıyordum izlerken ama, yarışmacıları ağır arızalardan seçmeye başladıktan sonra bıraktım. Şimdi ki favorim Kanal d'de ki "Emel Başdoğan" , gerçekten klasikten öte farklı tatlar yapıyor, güzel ipuçları veriyor, gayet kaliteli bir program aslında.

* Bir de klip mevzusu var tabi. Yönetmenler acaba ne zaman şarkıcıları ya da grupları sırılsıklam etmeden de güzel klipler çekilebileceğini anlayacaklar? Gripin mesela. Alıp koymuşlar bi yere, basmışlar tepelerinden suyu. Nasıl komik. Nasıl saçma. Nasıl aptalca. Son zamanlarda beğendiğim en iyi klip, Ceylan Ertem'in bir türlü çıkamayan albümündeki "İnsandık" şarkısına çekilen klip. Farklı. Buyrun, izlemek isterseniz.

Bir de "Yollar" şarkısı var, beğendiğim. Mirkelam & Kargo 'nun. Klibi aa ne şahane falan dedim, sonra Jim Jarmusch 'un "Permanent Vacation" undan "esinlenme" çıktı. Olsun ben yine de beğendim, ne de olsa Jim var ucunda.

* Son olarak bir de "Türksat" mevzusundan bahsetmek istiyorum. Geçen sene taşındığımız bina yeni olması nedeniye kablolu yayın yoktu. Mecburen hiç huyunu suyunu bilmediğimiz Türksat almak durumunda kaldık. O gün bu gündür, kanallar devamlı kendi arasında dans ediyor. Dün bir baktım, cnbce yerine Trt2 gelivermiş! Cnbce 'yi ara ki bulasın? Atv 1 senedir yok mesela. Sonradan araştırdık ki Türsat'ı olanların hatrı sayılır bir çoğunluğunun Atv sorunu varmış. Son.

4 Haz 2010

Balkon Sorunları


Belki oturduğumuz sokaktan mütevellit yaz mevsimi bizim için aslında tam da bir işkence mevsimi. Az sonra yazacaklarım muhtemelen bir dönem hepinizin başına gelmiştir, gelmemişse bile duymuşsunuzdur. Maddeleme isteğime karşı gelemiyorum. Bu yazımı özellikle balkondan sarkan teyzelere armağan ediyorum, buyursunlar ..

* Çok sevgili balkon kuşları.. Sayenizde balkonumuza çıkmayı bırak, perdesini açamaz olduk. Oysa ki taşındığımızda ne hayallerimiz vardı, yemekler yiyip biralar içecektik, misafir ağırlayıp, film izleyecektik ( 1 kere film izledik, 1 kere kahve içebildik o da ağır koşullar altında oldu ) Özellikle yan binanın balkonuyla aramızda en fazla 1-2 metre mesafe olması ve yan balkonda adeta -yaşayan- bizden fersah fersah alakasız insanların yaşaması balkona çıkamamamızın en büyük sebebidir. Ve sevgili alt komşumuz Dursune teyze, sana sesleniyorum, lütfen karşı binanın teyzesiyle bu kadar yüksek sesle ailevi problemlerini paylaşma. Tüm sırlarına vakıfım kaç aydır.

* Çok sevgili -ben hergün halı çırpmadan yaşayamam teyzeleri- gerçekten bunaldım! Muhtemelen evinizde küçük-orta-büyük boy olduğunu düşündüğüm 3 adet elektrik süpürgeniz var (zira her gün onların da sesi gelmekte) ve buna rağmen o kıymetli halınızın hala temizlenemediğini düşünüp üstüne bir de çırpıyorsunuz, tebrikler.. Hayır yani ne yapılır ki 1 gün içerisinde kocaman halı üzerinde bu kadar?

* Ne zaman cama çıksam ya da balkonu yıkamaya kalksam uzun uzun bakış atan konuşmak için yer arayan teyzeler, boşuna çırpınmayın. Sayenizde ne zaman dışarı çıksam transit geçiyorum önüme bakarak yollardan. Zaten haftada 1 gelen apartman teyzesi beni en az yarım saat kapıda tutuyor, tüm çocuklarından haberim var, zaman zaman beraber sinirleniyoruz ülkenin durumuna bana yetip artıyor kendisi, o yüzden boşuna beklemeyin beni.

* Son olarak karşı binanın balkon sahipleri, sizi kıskanıyorum. Maşallah her öğününüzü balkonda yiyip içiyor, misafirlerinizi ağırlıyorsunuz. Pek bir dedikodu da dönmüyor sizin binada, halılarınızı da balkona pek atmıyor gibisiniz.

Benim en sevdiğim balkon türü, içinde kokulu çiçekler, yemek yiyebileceğin bir masa olan ve başka insanlarla mümkünse yüzyüze gelmeyeceğin, gelen geçene bakabileceğin balkonlar. Eğer taşınırsak -ki istiyoruz artık- balkon faktörü önemli olacak baktığımız evlerde. Gönül isterdi şu an tepemize 10 metre sarkıtılmış halının fotoğrafını çekip yayınlamak, ama yapabilmek için balkona çıkmak gerek! lanet olsun!

28 Nis 2010

Gazeteye Çıkma Sebeplerim-iz


Biraz "gudik" bi konu farkettim ama eminim aranızda bir şekilde gazeteye çıkmış olanlarınız vardır. İşte bunun sebeplerini merak ediyorum sayın okur. Yazarınız, hatırladığı kadarıyla üniversiteye kadar pek bir gazeteye mevzu bahis olmamakla beraber, mevzu bahis olacak bir eylemde de bulunmamıştır. Kendisinin ifşa edildiği tek yer üniversite hazırlık dershanesinin binasında asılı olan "muğla üniversitesi'ni kazandı" başlıklı afiştir. (bu arada hayır kendimden 3. kişi olarak bahsetmek ilgimi çekmiyor)

Neyse işte, bi akşam arkadaşlarla üniversite semalarında takılırken, telefonumun acı acı inlemesinden sonra haldır huldur gazete avına çıkmam sayesinde keşfettim gazetedeki kendimi. Hoşuma da gitti açıkçası. Sebep gudikti evet ama yapacak bir şey yok, tupturuncu saçlarımla okurun gözüne gözüne batmıştım bir kere!

Konu fotoğraftan da az çok anlaşılmakta zaten, Muğla şehri, üniversite yapıldıktan sonra kalkınmaya başlamış bir şehir, ev sıkıntısı var ve en izbe evler bile anormal bir kira ile kiralanmakta müşkül öğrencilere. Biz de galeyana gelmişiz falan filan. Hatta bu fotoğraf sonrasındaki gün de "Sınırsızlık Meydanı" adı verilen meydan da polisler bir kaç arkadaşı fena tartaklamıştı, biz kaçışmıştık ahahah.. Neyse, ben bu ulu sebepten ötürü gazeteye çıktım, peki ya sen okur, senin ne gibi bir ulu sebebin var?

* (Okumaya üşenenler için), turuncu insan benim saf üniversiteli halim olmakta! Yıl 2005 falan olsa gerek.

19 Nis 2010

Single Serving Friend (tek kullanımlık arkadaş)


Bu tabire bayılıyorum zira her zaman yaşadığımız ya da her an yaşayabileceğimiz bir arkadaşlık türü bu ve süper ifade edilmiş, tek kullanımlık arkadaş! Bu tabir yaşamımıza "Fight Club" la girdi aslında (uçak sahnesi), izlediğimden beri tek sohbetlik arkadaşlarımı o sınıfa koyuyorum.

Akılma gelen ilk örnek otobüs, uçak, tren, vs. yolculukları. Muğla'da okurken, (Ankara-Muğla arası otobüsle yaklaşık 8 saat) senede 3-4 kez eve gidip geliyordum ve gidiş dönüş toplam 8 kere otobüs yolculuğu yapıyordum, yanıma da ya en meraklısından bi teyze ya da benim gibi bi öğrenci oturuyordu, öğrenci oturduğu zaman daha rahat oluyodum zira meraklı teyzelerden daha tehlikesiz buluyordum eheh hala öyle:) Ben bi de tanımadığım bi kişiyle çok muhabbet etme konusunda pek iyi değilim, yani zaten uzun uzadıya oturup dertleşmeyeceksem, sonrasında görüşmeyeceksem şunu yapıyorum şurda okuyorum vs muhabbetleri beni açmaz. Mp3 dinleyip kitap okumayı tercih ederim. O yüzden bu tip yolculuklarda sadece selam verip yerime otururum ve Mp3'ümü takarım arkadaş.

İşte her neyse, yanına oturup iki kelam ettiğin, sonrasında görüşme olasılığın olmadığı kişiler "tek kullanımlık arkadaş" olarak geçiyor. Kim bilir kaç tane oldu bunlardan saymadım, ama dediğim gibi çok tercih ettiğim bir şey olmadı hiç, tabire bayıldım o ayrı.
Bazı insanlarda (yani benim gibi muhabbet özürlü olmayanlar), bu işi süper yürütürler, bazen tam da uyumak üzere olduğunuzda arkanızda yeni tanışmış iki kız (erkekler genelde az sohbetten sonra uyurlar) hala ışıkları açık bir vaziyette dedikodu yapıyorlarsa, bunlar türümüze güzel örnek veren kişiler olmuşlardır çoktan.

9 Nis 2010

Bağımlısı Olunan Tatlılar ve Top 5


Çok aşırı çikolata bağımlısı olmasam da, aşırı bir tatlı bağımlısıyım. Yemeğimin son lokmasında "ee ne yesem ki şimdi tatlılardan" diye bi düşünce geçer kafamdan genelde. Burada yazdığım tatlılardan kasıt "abur cubur" sınıfına girenler olacaktır.

Nutella: Dünyanın en güzel çikolatası yarabbim, yazmak bile heyecanlandırdı bak beni. Ufak bi tavsiye, rejimdeyken buzdolabında saklayın zira tatlı krizindeyken onun çözülmesini bekleyemiyo insan. Ben buzdolabının en ücra köşesine koyuyorum, e madem öyle niye alıyorum? Acil durum kurtarıcısı da ondan. Çay kaşığıyla duruma göre de yemek kaşığıyla müthiş bi uyum içindedirler.

Eti Browni Gold: Krizin tam eşiğindeyseniz 1 tane yemek adamakıllı sakinleştirecektir, vişnelisi de var, o da iyidir, yanında çay için ohhh.. (daha fazla yazamamak)

Eti Browni İntense: Yeni çıktı biliyorsunuz, Demet Evgar reklamda miniminnacık masum bi keki çılgınlarcasına tüketti (anladın sen), ben de aha dedim yeni gözde olacak bu kek, hemen koşturdum aldım ve yedim, sonuç olarak (beni aforoz etmezseniz) pek beğenmediğimi söylemek isterim, daha doğrusu abartıldığı gibi olmadığını. Gold olanını tercih ederim. Beni etkileyemedi maalesef.

Sarelle Bitter: Bu ürün Nutella'nın çok pis bi rakibi bence. Fiyat olarak neredeyse Nutella'nın 2 katı. Tad olarak Nutella'yla alakası yok ama verdiği haz benzeşebilir. Tek farkları bitter sarelle insanı daha çabuk kesiyor, ama benim gibi süzme yoğurdun üzerine kaşık kaşık sürüp yiyorsanız kolay kolay kesmeyeceğini de biliyorsunuz demektir. Bu tad kesinlikle güzel.

Milka Gofret (sütlü-beyaz çikolatalı) : Bu da insanı fena çarpar, yerken bi anda tüm kaslarınız gevşer mmm gibi sesler çıkarırsınız, ben açıkçası paketini yırttığım gibi mideye indiririm. Beyaz çikolatalı olanı cidden harikadır.

Ülker Çikolatalı Gofret ve Çokonat: Bunlar zaten çocukluktan kalma vazgeçilmezlerimiz. Her ne kadar piyasa müthiş yeni ürünlerle dolduysa da, markette ne zaman görsem almaya çalışırım zira boynu bükük gelirler gözüme, hem zaten fındıklı kategoride Çokonat'ın üzerine hiçbi gofret geçemedi.

Damak: Bu ürünün de fanatiği çoktur ama ben niyeyse pek ısınamadım kendisine (vah vah), zira bütün malzemeyi daha çok seviyorum çikolatanın içinde, Damak tercihlerim arasında hep son sıradadır.

Milka M-Joy: Tüm fındık, tüm fıstık vs. koydukları için gönlüme girmeyi başarmışlardır, çok sık olmamakla beraber tüketirim. Ama ilk çıktığında bende yarattığı etkiyi asla da unutmam. Arkadaşlarla saatlerce bunun üzerine mesajlaştığımızı bilirim.

Kinder Bueno: Her ne kadar "Duplo" ya benzese de Kinder çok daha iyidir, içindeki kremasına kurbandır. Yemesi en zevkli türlerden biri bu, her şekilde, her saatte, her gün tüketilebilir, yerken çığlık atabilmeniz olasıdır.

Toblerone: En güzelini en sona bıraktım, ne zaman yesem aklımdaki ilk şey "işte gerçek çikolata bu" oluyor. En dellenmiş anınızda bi parça atın ağza, uysal bir kediye dönüşüyorsunuz. Dolu dolu bi tat, ne desem boş, bittikten sonra ağızda kalan bal parçacıkları müthiş oyyyyy......

** Unuttuğum çikolatalar, gofretler, kekler varsa affetsinler beni, insan bunlardan bahsedince beyni dönüyor. Ayrıca başka bir furya olan sütlü tatlılar, çikolata fondü, şerbetli tatlılar, pastalar var ki onlara bi girsem bi daha çıkamam diye bunlarla yetindim şimdilik.

*****Top 5*****

1. Nutella
2. Toblerone
3. Kinder Bueno
4. Sarelle Bitter
5. Eti Browni

** Benim top 5'im bu şekilde, olaya bambaşka bir boyut kazandırmak isteyen varsa tavsiyelerini seve seve dinlerim.

17 Mar 2010

Yolda Bir Blogger Görünce Yapılabilecekler


Blogger camiası fotoğraf konusunda 3'e ayrılmakta..

1. Kendi fotoğraflarını sır gibi saklayanlar. Bu tip blogcu haklı sayılabilir bir nevi, zira fotoğrafının çalınmasından, kendine aşık olunmasından, internet aleminde uygunsuz sitelerde kendi fotosunu görmekten ya da "ben buyum ulan tipimi napcaksın okuyacaksan oku" diyebilmesinden ötürü yayınlamıyor olabilir. Haklıdır, üzerine gitmeyiniz.

2. Kendi fotoğrafını sereserpe yayınlayanlar. Bu tip blogcu haklı sayılabilir elbet, çünkü kendi adıma ben fotosunu gördüğüm kişileri daha yakın hissederim kendime ve daha çok takip ederim. Saçma mı? Saçma. Ama doğru mu? Doğru. Kendilerini tebrik ediyorum burdan. Yaptığım araştırmalara göre fotoğrafını çekinmeden yayınlayan bloggerlar daha çok takip edilmekte, ya da kendi çektiği herhangi bi fotoğrafı yayınlayanlar. Zaten bu mecralar, bi nevi e-günlük sayılır (e-günlükmüş, tuttum bu kavramı) istediğini yapmakta özgürsündür, zira seni seven kitleler var, aslan ve de kaplansındır.

3. Kendi fotoğrafını azcık ucundan yayınlayanlar. Bu tip blogcu aralarında en mazlumudur, aslında gaza gelse 2. şıkkı rahatça uygulayabilir ama içinde de kurt vardır "acaba" diye. Bi de bu şık arasında 2'ye ayrılır. a) yapsam mı lan? b) benim fotomu kim napsın, yayınlasam niye artislik yapıyo bu diyen olur mu? diyenler.

Gelelim konu başlığımıza,
Benim de aman fotoğrafımı koymayayım kimse görmesin diye bi derdim yok, ama bugüne kadar gerekli olabilecek bi yazı yazmadım ya da etkinlik yapmadım pek. Fotosunu koyanları da az çok tanıyorum artık, yani yolda görsem tanıyabilirim belki, emin olmamakla beraber.

Tamam sıktım biliyorum, direkt giriyorum konuya.

Şimdi, yolda yürüyosun, bi blogcu gördün ne yaparsın?

* Heyecan yaparım, bi ünlü görmüş gibi olurum yanına gidemem. Bu biraz olası ama artık gazetelere çıkan, reklamını yapsın diye binbir türlü hediye gönderilen 1000'in üzerinde izleyicisi olan şanslı bloglarda geçerli olabilecek bi durum. Zaten yanına gitsen de seni tanımayabilir, bi ton izleyicisi arasından.

* Manyak mısın? Koşa koşa giderim atlarım boynuna. Aferim, git bi de imza iste. Bu şık, aralarında en azından bi muhabbet geçmiş, birbirlerinde twitter adresleri, feysbukları efendime söyliyim msn'leri olanlar tarafından yapılabilir. Ama aranızda böyle bi sohbet yoksa, yine de denenmemelidir, zira aklını oynatmış blogcu olarak yaftalanırsın.

* Çekinirim, ama yine de bi merhaba derim. Tuttum seni, en aklı başında olan sen gibisin. Bu şık, seni tanıma olasılığı yüksek ama yine de tanıyamayabilir diyeceğin kişiler için geçerli olabilir. Kendi ismini ya da nick'ini söylediğin anda seni tanırsa ohh dersin muhabbete girersin, hoş ne muhabbeti yapıcaksın onu da sen bul. Bloga yazdıkların hakkında konuşacaksan hiç merhaba demeye girişme, gerek yok. Biraz sosyal ol.

* Uzaktan takip ederim, eve gidince yazarım ben seni gördüm diye. Bu, eğer karşındaki blogcu senle muhabbet edemeyecek kadar meşgulse, yapılabilir, ne biliyim gözünde gözlüğü, efendime söyliyim kulağında mp3'ü varsa bu şık gayet uygun.

Daha önce aranızda böyle bir deneyim geçirmiş olan varsa buyursun anlatsın. Ben kendi adıma, bana yorum yazan, beni bilen, en şirin sesimle "meraba blogcu ben ceren" dediğimde beni anımsayabilecek, bana sevgi dolu gözlerle bakabilecek blogger'lara gidip selam vermeyi uygun bulurum. Yanii, 3. şık sanırım bana uygun.

Önümüzdeki günlerde İstanbul sokaklarını arşınlayıp birkaç blogger görmeyi düşünüyorum, haberiniz olsun, mp3'le dolaşmayın.

Çocukken Yapılan Saçmalıklar


Gül hastalığımla boğuşurken bu konu aklıma geldi, zira gül hastalığı denen meret bir nevi kızamık bir nevi suçiçeği gibi bişey ve hart hurt kaşındırmakta kaç gündür beni, oyalanmam gerek.

Çocukken aşırı sosyal bi çocuk olmamakla beraber, kendi çapımda bi dünyam vardı, sosyal falan değildim ama ayıptır söylemesi herkesin en iyi arkadaşı olarak kapışılma gibi bi durumumda vardı, neden mi sevgili dost? Çünkü ben iyi bir dinleyici, iyi bir nasihatçı ve iyi bir trendikondum(bu ne) çocukken tabi, şimdi çıktım haliyle bende zıvanadan.

Kendi saçma dünyamı açacağım şimdi size birkaç örnekle..

5 yaşlarındaydım, evde annemle babam fırın için elektrik kablosu deniyolardı, bende aman bunlar bişey beceremediler kaç saattir diyip, ucu açık bir kabloyu prize sokup, annem sayesinde kül olmaktan son anda kurtulmuşluğum vardır.. Hastaneye giderken taksici çocuğun bizden daha beter panik yapıp bin türlü kaza atlatmasından da kurtulduğumuza şükrederiz ara sıra.. Elimin içinde hala iufak bi izi vardır (- x) şeklinde ahahah.

Sonracıma, kreşe giderken bi gün çok hastalandım ama gitmek gerek, annem çalışıyo falan, ben de bi tripler. Servis kocaman, ben oturuyorum, bizden sorumlu teyze kemerimi bağlıyo ama inerken çözmeyi ve beni almayı unutuyo! Hah bende sinirden inmiyorum, saatlerce beni arıyolar falan, servisçi amca görmüyo beni içerde, dolanıyoruz tüm ankara'yı beraber nerdeyse, annemler beni arıyo herkeste bi panik. Sonunda amca beni görüyo, beni mal mal kreşe postalıyolar, ıspanağı basıyolar mideye..

Aslında daha çok var, sandalyeye çıkıp kendini yere fırlatmak suretiyle yapılan denemelerim, oyuncak pilot yutmak, röntgende pilotu öylece görüp hüzün yapmak, misket yutmak, buruna üzüm tıkıştırmak, taşındık diye sinirlenip eski mahallemize kaçmak, arkadaşı ikna edip ormanda yaşamak için evden kaçmak vs.. uzar bu..

Böle bi hayal dünyası yok kardeşim diyorum ve bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum diyen klişecilere söylüyorum, doğuracağınız çocuğun dünyasını da bi kontrol edin, zira bazen onlar da dünyaya zarar verebiliyorlar..

15 Mar 2010

Mp3 ve Güneş Gözlüğünün Faydaları


Bir sorunum ve birkaç da sorum var.. 1 saat kadar önce otobüsten indim, ne zamandır sinir oluyorum bu konuya,o hışımla yazmak istedim..

Otobüslerden nefret etmeyen var mı? Azdır herhalde. O şanslı azınlıkta, muhtemelen daha insani bi hatta yolculuk edenler ya da kısa mesafe yolculuk edenlerdir. Ben, otobüslerin bir sürü boş koltuğu olan ve insan gibi yolcuları olanlarını severim, herkes gibi. Ama bugün bahsedeceğim şey, dolu ve insanlıktan nasibini almamış yolcuların olduğu otobüsler. Tabi bu konuyu otobüslerle de sınırlamak yanlış elbette, bunun metrosu var, dolmuşu var, minibüsü var, yaya kaldırımlısı bile var. Ama otobüste niyeyse daha bi başka oluyo taciz.

Aslında bu konuda baya baya doluyum, saçma salak şeyler yazmaktan çekindiğim için de bi cümleyi yazmadan önce düşünüyorum, farkettiyseniz hala konuya giremedim.

Otobüse bindin, akbili bastın, mecburen ayaktasın çünkü çok dolu (eğer oturuyorsan şanslısın zira camdan bakıp herşeyi görmezden gelebilirsin) ilerleyip kendine bi yer bulmaya çabalarsın, içerisi zaten havasız, kokulu, hah dışarısı da bol trafikli, ohh değme keyfine. Bu arada yanda, sağda ya da solda, bi öküz sana bakar, içinden ya sabır çekersin, sol elinle yüzüğü göstere göstere burnumu, yanağını falan kaşırsın bak, evliyim ben gibisinden. Ama öküz öküzdür işte, bu arada kendine de kızarsın "sanki evli olmasam rahatsız etmeye hakkı var mı" gibilerinden..

Otobüsten indin, yürüyorsun. Yandan geçen ayrı bi öküz bazen ağza alınmayacak bi laf ya da saçma sapan bi laf atar, çıldırırsın. O yol iyice burnundan gelir. Cevap versen bi dert, vermesen dert.. Hoş, cevap versen "özür dilerim" mi diyecek, hayır!

İşte tüm bunlara ben kendimce az biraz çareler ürettim sevgili dost.

Simsiyah bi güneş gözlüğü edin, öküzler gözünüzü görmeyince daha az bakıyorlar (çok mu saçma, dene ve gör) Aslında ben gözlük takınca kendimi korumaya alıyomuşum gibi hissediyorum bazen, bu da bana iyi geliyor..

Muhakkak bi mp3'ün olsun, kapıdan çıkarken tak, eve girerken çıkart. Ne laf duyuyosun ne bişey, bu da fena sayılmaz.

* Bu arada, yanında kocan, sevgilin ya da erkek arkadaşın olunca delikanlı öküzlerimiz saygı duyup, göz ucuyla bile bakmıyo ya ben buna kopuyorum işte. Aslında o saygıyı yanındaki adama duyuyor yine sana değil..

Farklı bi yöntemi olan varsa duymak isterim, benden bu kadar..

13 Mar 2010

Hey dostum asi'yim anlamıyor musun!!


Ergenliği aşalı bin yıl oldu sanki ama yazasım var, engellemeyin. Az önce en pop'undan bi şarkı çarptı kulağıma mtv'de, allah dedim noluyoruz, bi anda beynim seneler öncesine kaymaya başladı, heyecan yaptım, ah be dedim, yazmalıyım bunları daha fazla unutmadan..

Öncelikle müsadenizle burdan ergenlere sesleniyorum, lütfen ergenliğinizin tadını çıkarın. Ben böylesine dolu dolu yaşanan, her günü ayrı bi bunalım olan yıllar silsilesi görmedim arkadaş. Bi ton günlüğüm var benim o yıllara dair, her açtığımda kahkaha atabildiğim. Hey allam, neler olmuş be. Yok o bana bakmamış, ay çok üzülmüşüm, bi şiir döşemişim, bana biri küsmüş aman umrumda mıymış, bi şarkı çıkmış capitol radio da delirmişim, kaydetmişim bininci kez üstünden geçilen kasete falan falan..

Şimdi düşünüyorum da hakkaten böyle dolu dolu yaşanan yıllardı benim için, çok sosyal değildim, odasında sivilceleriyle, radyosuyla, bi ton kitabıyla, kalemiyle, defteriyle mutlu olmaya çalışan bi kimseydim. 3-5 arkadaşım vardı , ama en has'ından. Şimdi ki gibi öyle tek kullanımlık arkadaşlıklardan değildi. Gençlik dergileri okurdum ya da kız dergileri falan, blue jean, hey girl vs. ne görsem, annemi arayıp isterdim, akşamı iple çekerdim.

O zamanlar en sevdiğim şey, okuyup çok beğendiğim bi kitabı onlarca kez bi daha okumaktı, delirirdim sevinçten, "kızım olmadan asla", "eroin", bilumum ipek ongun kitapları.. Şimdi hiç zevk vermiyor okuduğumu bi daha okumak. Zira hızına yetişemiyoruz yeni çıkan kitapların..
O zaman böyle kahve manyağı da değildim, böğürtlenli sallama çay beni mutlu ederdi..
Sonracıma, kendi sesimi kaydedip dinlerdim, dj'lik yapardım kendi çapımda. İngilizce o zamanlar bilmediğim için kulağa nası geliyosa öyle yazardım kağıda, ezberlerdim falan ahahah. Odama girmeye çalışan küçük kardeşi postalayıp işime bakardım. Bi de hep yaşıtlarımdan farklı olduğumu düşünürdüm, millet barbi bebek saçı tararken ben hep sanatla ilgilenmeyi tercih ederdim.. Bu da beni mutlu ederdi..

Hani bazen sinirleniyoruz ya teknoloji hayatımızı mahvetti dediklerinde, işte o zamanlarım aklıma geldikçe keşke bilgisayarlar bu kadar çekici olmasalardı diyorum.

O dönem bitince, üniversite yılları başladı, benim için çok güzel yıllardı, sürekli bi öğrenme telaşındaydım, elime ne geçerse okurdum, yine yazardım, yeni grupları takip ederdim, yine şanslıyım ki bana çok benzeyen yakın bi arkadaşım oldu ve oturup onunla saatlerce konuşup felsefe yapardık. Çok rahat, özgür bir kentte okudum üniversiteyi, Muğla'da. Gecenin bi körü saat 3-4 olsun Marmaris'ten dönerdik mesela, sokakta kimse yok, rahatsız etmek yok, taciz yok, -şimdi kafam önde yürümekten ne nerde hiç bilmem hala istanbul'da- mükemmel bi 4 sene geçirdim.

Sonrasında da iş hayatı işte, malumunuz.. Okuduğum kitap sayısını hızla azaltan, konuşacak konu sayısını hızla eriten, asosyalleştirip paranoyaklaştıran bi mevzu.. Çok girmek istemiyorum hazır ergen yıllarımı hatırlamış ve sevinmişken..
Yani diyeceğim o dur ki, sayın ergenler, "bunalımlar var", "off hayat çok sıkıcı", "hey dostum lanet olsun dünyaya" geyiklerini yapın ama keyfini de muhakkak çıkarın. Zira bi daha o yılların verdiği gazı hiçbir yerde bulamayacaksınız..

* Bu arada blogumun template i çok ergen geliyo gözüme bikaç zamandır, değiştirmek gerek.

24 Şub 2010

Sık Kullandığımız Gülme Efektleri ve Top 5


Artık insanlar arasındaki iletişim koptu, internet, cep telefonu geldi mertlik bozuldu, herkes asosyalleşti geyiklerini yapmicam, artık herkesin ezbere bildiği şeyler bunlar.. Benim bahsetmek istediğim, yazarken kullandığımız gülüş şekilleri..

ahaha: Geçenlerde üşenmeyip düşündüm, en sevdiğim efekt ne? "ahaha" olduğuna karar verdim, duruma göre "a" lar uzayıp kısalabiliyor. Bi kere samimi ama lakayıt değil, "hey dostum süpersin" gibi bi anlama da gelebilir. Aslında tarihe bakacak olursak, bu gülme efekti ":)" haricinde ilk "ahaha" ile başladı bana göre, sonra gelişti. Ama bu işin atası bence "ahahah" oldu.. Severek kullanırım kendisini..

:) : Bu aslında efektten ziyade işaret. İşaretlerin hası. Naif, mülayim ve kibar. İlk tanıştığınız kişiler üzerinde kullanılabilir.. Geliştirildi tabi zamanla, :)))) çıktı, :(( çıktı, ondan sonra da aldı başını gitti, :=) ben bunu sevmem, samimiyetsiz gelir bana, :O aa çok şaşırdım anlamındadır, :D bu sevimlidir, :P şaka yaptım anlamındadır, :(((((((((( ağlicam tutmayın beni ve acı bana gibi anlamı vardır.. =) Bu da, aralarında en karizmatik olmakta, ilk 5'e oynar. Yani, başında iki nokta işareti olan çoğu işaret hayatımıza bi sülük gibi yapışmıştır, engellenemez..

ehehe: Aslında gayet samimidir ama bazen bak ben espri yaptım diye bağırabilir, bazı durumlar da da "ahaha" nın kız versiyonu yerine geçer..

ehueheh: eheheh den ziyade bu daha tercih edilmelidir, zira araya bir "u" girerek olaya bi kişilik kazandırmıştır.

nihohaha: İşte bu işaret, genellikle samimiyet düzeyi, "lan" lı konuşma level'ına geçmiş insanlar arasında kullanılır. Bak seni nasıl da mat ettim anlamına da gelebilir zaman zaman. Tabi en büyük özelliği, Yeşilçam filmlerinde "Erol Taş" gibi kötü adamlarca zamanında kullanılmış olmasıdır, yani "kötüyüm benn kötüüü" gibi sert bi anlam da taşır.. Dikkatli olmak gerekir..

puhaha: Yok, pek sevmem, hele cümle içinde çok sık kullanılırsa.. Biraz tükürüklüdür.

uhihih: Bu tam bir kız gülüşüdür, pek kullanmam ben , fazla nazlı ve "şekerkızcandy" anlamı taşır..

zuhahah: Zaman içinde asimile olan efektlerden. Oysa "ahahah" ile birlikte iyi giderdi bir zamanlar.

asdfsjksjaajajkebjvenkvnk: "Gülmekten sandalyeden düştüm, moruk naptın yaa" anlamı taşır, o ana göre ve kişinin kapasitesine göre doğaçlama geliştirilebilir.

Şimdi, bi top 5 yapalım bakalım..
1. ahaha
2. =)
3. asfdkkaksjdh
4. ehuehe
5. nihohaha

Siz siz olun gülme efektinize dikkat edin, yanlış anlaşılmayın. nihohahah.

19 Şub 2010

Nickname Bulma Sorunsalı


Çok fena bi sorun kendimden bilirim. İnternette gezerken bazı sitelere üye olmadan keyifle gezemezsiniz, tamam oralara çok fena sallarım, umurumda da olmaz, ama öyle siteler var ki, şöyle güzel, karizmatik bişey bulayım falan diye düşünürken kalakalırsınız. Misal, ekşi sözlük, last fm, twitter, blogger vs... Bu siteler benim için önemli, zira her gün girerim, takip ederim, yazarım çizerim.. Sözlükte, şimdi burdan söylemeyeyim diye artislik yapacağım bi ismim var, onu seviyorum ama diğerlerinde kullanamadım. Blogger da problem yok, istediğin şeyi kullan, twitter eh işte, ama en utanç verici nick'im Last Fm'de. Öyle büyük bir yaratıcılık örneği sergilemişim ki ismime ekleme yapmışım, değiştiremiyorum da. Çok mu önemli? Değil. Dayanamıyorum yazıcam, "cerennnn" ahahah.
Bende isterdim adam gibi bi isim bulayım, her yerde kullanayım,ama benim büyük bir deha örneği gibi bulduğum tüm isimler genelde önceden akıl edilmiş oluyor.

Varsa aranızda böyle sorunları olupta her gün başını ellerinin arasına alıp düşünen, tek çatı altında toplanmayı, birleşmeyi öneriyorum..
"Nickname bulmayı beceremeyen ama özünde gayet iyi olan insanlar" ismi nasıl ?

12 Şub 2010

Dinlemekten Utandığımız Şarkılar


Burda utanmaktan kasıt, yüz kızarması gibi bi durum değil, hani olur ya tamamen alakasız bi tarzda bi şarkıyı beğenirsiniz, tv'de gördüğünüzde çaktırmadan dinlersiniz falan, sonra iş o şarkıyı indirmeye kadar varır, aa bi de bakmışsın dinliyosun deli gibi eşlik ediyosun falan. Ama burda asıl nokta, yanında biri varsa "ah azizim müzik dünyası nereye gidiyor" başlıklı konuşmalar yapıp, çaktırmadan içinden eşlik etmektir.

Son birkaç aydır tamamen benle alakasız şeyler de dinlemeye başladım ve evet bazen utanç duyuyorum bundan! Dün mesela Mtv'de Alicia Keys çaldı eski bi şarkıymış, ben tabiki de yeni sandım, "If Ain't Got You", baya beğendim, edindim tabi şarkıyı, dinliyorum falan, akşam Barış geldi, sanırım benden utandı ahahah yazarken çok eğlendim birden:) Her neyse işte muhakkak vardır böyle şarkılarınız. Ama şunu da belirtmek isterim bu şarkı içinde blues ve jazz tınıları falan barındırıyor (kendini savunma mode on) Şunu da belirteyim, Alicia Keys'i aşağıladığımdan değil, kendisinin sesini baya beğenirim ama o tarzla alakam olamadı pek.

Bi ara bi haber okumuştum, Türkiye'de insanlar Hande Yener dinliyorum demekten utanıyormuş, gayet iyi anladım, zira ben bi ara bu hanımefendi elektronik müzik falan yapmaya başladığında beğenir gibi olmuştum (hala utanmak) ama itiraf edememiştim:)

Mesela, bi ara da arabesk çok varoş bi müzik gibi algılanıyodu sonra ne olduysa oldu, bi anda rock yapan gruplar coverlamaya başladılar bi nevi insanlar sevdiklerini itiraf etmeye başladı, hatta bi yandan bu müzik türü baya baya ihya edildi, aklandı mı desem:) Rock camiası Müslüm Baba'yı paylaşamaz oldu.

Bikaç hafta önce de Lady Gaga'nın "Bad Romance" şarkısını ve Beyonce'ın "Sweet Dreams" şarkısını sevmekten ötürü kendimden utanmıştım ama beraber aştık bu olayı, zira benim durumumda olan nice blogger varmış:)

* Bi de bu ara Kenan Doğulu'nun "Aşkkolik" diye bi şarkısı dönüp duruyo Mtv'de acaba utanmalı mıyım diye düşünüyorum..

Varsa dinlemekten utandığınız şarkılar, buyrun beraber utanalım.

** Bu arada bunu nası unuturum dediğim bi utancım daha var: La fontaine şarkısı. Her çıktığında kendimi tutamıyorum malesef..