Ufak Gezintiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ufak Gezintiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Tem 2013

Ne mi isterdik aslında? Anlatayım..

Tatil günlerimizde Barış' la sadece ama sadece kafa dinleyip, ağaç hışırtısı duymak, deniz kokusunu içimize çekmek, belki de en doğal hakkımız olan sessizlik içinde birkaç sayfa okuyup konuşabilmek için mutlaka kilometrelerce yol tepip nispeten sessiz, nispeten temiz kalmış birkaç semte, ormana, doğaya gitmeye çalışıyoruz. Geçirdiğimiz birkaç mutlu saatten sonra yine egzoz dumanlarına, korna seslerine boğulup felaket trafiğin içine dalarak geçirilen o birkaç saatin güzelliğini de eve gelene kadar  maalesef unutmuş oluyoruz. Dönüşte haftalık alışveriş zamanı gelmiş oluyor, semt pazarı günü değil, ee tabi alışkanlık da olmuş hadi canım eve yakın bir AVM' ye, yarısından fazlası adeta -alakasız- şeyler satan, kocaman, yorucu, alışveriş sepetleri tıklım tıkış dolduralım diye kamyon büyüklüğünde yapılan o meşhuuur marketlerden birine.. Yaklaşık 1 saatin ardından bedbah düşmüş, yapay ışıktan, havasızlıktan sönmüş, çürümüş, tatsız sebze meyve haricinde bir şey bulamadan yine arabaya binip evin yolunu tutmaca.. Buzdolabına bakıp yine yiyecek bir şey bulamamak. Günü de bitirmiş olmanın tatsızlığıyla, bir başka tatil gününe dair hayallerle uykuya dalmak.

Yazılacak o kadar çok şey var ki.. Sinemalar mesela.. En son ne zaman AVM içinde olmayan bir sinemaya gittim hatırlamak zor.. Semt pazarımıza gideli sanırım 6 aydan fazla oluyor.. Denize zaten, yine kilometrelerce yok teperek, bir çok masraf yaparak ulaşıyoruz senede 1, şanslıysak 2 kez. Topu topu 15 gün.. 

Bu evimize taşındığımızda yalan değil baya keyiflenmiştik, önü hemen süpermarket, 5 dakika uzaklıkta 3 AVM, 2 dk yürü metrobüs, havaalanına çok yakın, önü otopark, geniş balkonlu, meydana çok yakın, ohh ne isterdik ki başka? 

Ne mi isterdik aslında? Anlatayım..

Şehir yaşantısından kilometrelerce uzağa kaçmayı..
Semt pazarlarından alınan o taze sebze meyvelerle beslenmeyi..
Saksılar yerine bahçelerde ot yetiştirmeyi..
Kapının önüne gelen sütçüden süt alıp kaynatmayı..
Önünden araba, tepesinden uçak geçmeyen, bol ağaçlı bahçelerde oturup kitap okumayı..
Denize gitmek için şehir değiştirmenin gerek olmamasını..
Çocuk yapsak mı diye düşünüp, bol soru işaretini kafadan silemediğimiz için devamlı erteletmemeyi..

Sürer gider.. Yazmasına yazarım ama ne yazık ki vaktim yok.. Tüm bu hayallerimi yaşamak için az sonra her sene olduğu gibi kilometrelerce uzağa gidiyorum. Bodrum' a doğru... 

22 Kas 2012

Tüyap ' ta coşmaca

Bir Tüyap macerasının daha  kendi adıma sonuna geldim. Geçtiğimiz senelere göre Tüyap' a nispeten biraz daha yakınlaştığımız için bu sefer baya kolay oldu gidiş-geliş. Hafta içi olmasının ve gayet mantıklı bir saatte -12- yola çıkmamızın da faydası oldu tabi. İçeri girdiğimiz gibi ayrıldık Barış' la, ben yayınevlerini kolaçan ederken Barış sahafların olduğu yöne doğru koşturdu. Sonra bir baktım ki 3 saattir geziyorum:) Arada aldıklarımı Barış' a yığmayı ihmal etmedim tabi, zira baya yüklenmişim farkına varmadan fuarı.

Her sene yaşanan okul öğrencileri bağırtılarını koşturmacalarını, bazı yayınevlerinin göstermelik indirimlerini görmezden gelmeyi başararak baya iyi zaman geçirdim diyebilirim. Hatta uzun zamandır bu kadar keyifli bir alışveriş yapmıyordum, dokunarak kitap seçmeyi özlemişim, zira kitapları uzun zamandır internetten alıyorum.

Gelelim aldıklarıma,
yayalım da öyle bakalım
 "Ölümün Kimyası" nı yayınevindeki çocuk o kadar övdü ki nerdeyse daha kapağını açmadan delirme noktasına geldim.


Abdülcanbaz' ı görünce nasıl bir koştum belli değil,set olarak aldım ve kitaplığımda baş köşeye yerleşti kendileri. Büyük efsane!


gel de bu ajandaya kıy?
Cumhuriyet' in standından

Şimdi işin en zor kısmı geldi çattı. Bu kitapları nasıl bir sırayla, nasıl bir zaman yaratıp okuyacağım? Bir şekilde olacak, inanıyorum.







28 Eki 2012

bayram gezmesi 2. gün


Dün dediğim gibi kendimizi baya baya doğaya saldık! Bugün tatilimizin 2. ve son günü idi, aylardır gitmek isteyip Barış' ın başının etini yediğim yere Belgrad' a gittik, insan girdiği andan itibaren esnemeye başlıyor, fazla temiz havadan olsa gerek. Kahvaltı, bol fotoğraf, biraz kitap, sohbet derken, şehirden kaçış noktalarını bilmenin ne kadar önemli olduğunu anladım. İstanbul' un ortasında bir yerdesin ama bambaşka bir iklimde bambaşka hislerle..


2. günden sneak peek' ler bunlar, Belgrad' da yarattığımız o tuhaf havayı takip etmek isteyenler için, yarından itibaren her gün 1 foto burada..  (nası, çok merak ettirici oldu mu eheuh)

26 Eki 2012

bayram gezmesi

15 gün gece gündüz dur durak demeden çalışıp, delilik sınırıma biraz daha yaklaştıktan sonra kendimi en nihayet bugün doğaya adeta saldım! Bayramdan önce tek düşüncem 'çime yatayım akşama kadar yuvarlanayım' olsa da, neyse ki Barış' ın daha güzel planları vardı.. Sabahın köründe çantaya doldurduk tüm fotoğraf ekipmanlarını, koştuk ada vapuruna. Önceden sadece Büyükada' yı görmüştüm, bugün için de Heybeli ve Burgazada' ya gideriz demiştik, aa bi bakmışız Heybeliada' da takılıp kalmışız. Gayet güzel oldu, gayet hoş oldu daaa, her şey şahane gidemedi.. Tam konsantre, aman yarabbi aylardır adam gibi fotoğraf makinesini elime alamamışım falan, makineyi aldım gülüyorum neşem yerinde derkenn, bir baktım ki şahane unutkan kocim hafıza kartını almamış! Yıkılmak ne kelime, 1 saat kendime gelemedim.. Telefonla çekip çekiştirdik tabi her şeyi ama telefonla fotoğraf çekmek nedir ki, güzelim makinemin yanında? Neyse işte olan oldu.. Aşağıdaki fotoğraf ağlasam mı, unutsam mı diye düşünürken barış tarafından çekildi..


Kışa girmeden son güneşi çektik içimize, yürürken gelen müziğe karşı koyamayıp ayıla bayıla damla sakızlı türk kahvelerini içtiğimiz şirin cafeye oturduk, huzur yüklemesi yaptık bünyeye..


Önüme gelen ilk banka uzandım, İstanbul' a ve beton yığınına nanik yaptık bol bol, derin nefes hımmfss..


Ve bir ada klasiği olarak bisiklet turu.. Heybeliada bisiklete çok müsait gelmedi bana baya yokuşlu, Büyükada tam bisikletle gezmelik bir yer ama Heybeliada yürüyüş için daha müsait sanki..

Bu arada mutluluktan ölecekmişim gibi bir halim varmış bisiklet üstünde.

Yarın da iyice suyunu çıkartıp ormana koşturucam, piknik falan, ohh hayat şahaneymiş dışarda!

1 Eki 2012

Sahaf Festivali' nden..


Dün itibariyle Beyoğlu Sahaf Festivali' nde 2. turumu attım, ki bu tur çok daha verimliydi diyebilirim, zira ilk seferde ortalığa alık alık bakmaktan pek bir şey alamamışım, o hırsla daldım içeri. Bu sene ilk kez plak toplayacak olmanın heyecanıyla baya alakasız plaklar almışım ama özellikle belli bir tarza şu anda yönelemiyorum, zira bu konuda maymun iştahlıyım. Ardından pek tabi bir festival klasiğimi gerçekleştirerek Ferhan Şensoy kitaplarıyla doldurdum çantamı, arada da Barış' ın yanına giderek her 10 dakikada bir "Aylak Adam", "Küçük Prens", "Olasılıksız", "Tutunamayanlar" soran ama bir mucize olmazsa aradığını bulamayacak olanları ve sahaf festivali gezdiğinin bilincinde olan mutlu kitapseverleri izledim, sahaflarla selamlaştım, sohbet ettim. Her şey yine olması gerektiği gibi şahaneydi. Uzatılmazsa eğer, 14 Ekim'e kadar süreceğini de hatırlatalım.
Not: Yazarken Supertramp' ın plakını dinledim müthiş!

11 Eyl 2012

bodrum

nerde içebiliriz bu manzarada içemeyeceksek?


Birkaç sene önce hatta çocukken Bodrum' a ilk gittiğimde nefret etmiştim, o barlar sokağı o kalabalık o leşlik falan. Sonra senelerce gitmedik, yardır yardır da eleştirdim hep. Sonra Bodrum' a 20 km kala bir yazlığımız oldu, Muğla' da okudum ve Bodrum aşığı Barış' la tanıştım, meğer Halikarnas delisi, Bodrum' la ilgili ne bulsa toplayan, araştırmalar yapan bir kimseymiş kendileri:) Bir de tanışmamız Bodrum' a denk gelince, yani işin içine hatıralar da girince, yazlığa gitmek, Bodrum' a bir şans vermek farz oldu. Gidiş o gidiş.. Bir daha kopamadım, tabi Barış' ın etkisi büyük, tamamen Cevat Şakir' in Bodrum' unu seviyoruz tabi biz, şimdiki buram buram kazıklama kokan, geceleri ortaya kokoş kokoş çıkıp köpük partilerine giden insanların kaynadığı, Cevat Şakir' in evini köfteci yapan Bodrum' dan ziyade..

Alışkanlıklarım oldu tabi gide gele, bi kere her gittiğimde muhakkak Körfez Bar' a, Balık-Ekmek balıkçısına, Yunuslar Karadeniz pastanesine uğramak zorundayım.

Son 3 gidişim de Eylül' e rastladı iş güç meselelerinden, ama meğer Eylül tam da Bodrum zamanıymış, şöyle rakını mezeni alıp manzaraya, denize, güneşe doyma zamanıymış.

Bu 5 günlük tatilimde de şahane dinlendim, aylardır okuyamadığım için dertlendiğim kitaplardan birini okudum, denizde kendimi kaybettim ve güneşle barıştım.  Bodrum' u seviyorum, hissettirdiklerini daha da çok.

29 Haz 2012

Hisarönü Barları

Tatilin en komik en saçma anlarını Hisarönü barlarında geçirdiğimiz doğrudur. Gitmeden önce nasıl olsa her telden çalan yerler vardır diye düşünmüştüm. Bu arada evet sabahtan akşama kadar güneş kum deniz üçlüsüne bayılsak da akşam yemeğinden sonra otelde durmak bizi epey bayıyor, dolayısıyla bir şekilde dışarıyı keşfetmek müzik dinlemek gerek, işte bu amaçlarla çıktık yola, Ölüdeniz' de kalmadık sırf bar bölgesi Hisarönü' nde diye.

Neyse, ilk gün şöyle bir keşif gezisi yaptık terlik ve şortlarımızla, zaten yol yorgunluğu vardı, bölgeyi gezdikçe kocaman açıldı gözlerimiz:) Sanki birisi 70' lerde pause tuşuna basmış herkes kalmış orda, arkadaşım her mekan mı aynı şeyleri çalar? Neyse en aklıbaşında görünen bi yere gittik oturduk, gelen cosmopolitan kokteylinin kenarında karpuz tutturulmuştu, fotoğrafını çekmemek olmazdı. 10 dk sonra da zaten tüm garsonlar barın üstüne çıkıp çılgın dans şovlarını gerçekleştirdiler:) Zamanında bir rock bar varmış bu arada, tutunamamış sanırım onca şamatanın arasında, şahane de bir kapısı varmış, ah diyorum!







İşin başka boyutu da, isimler:) Zombie, Attika, Hakuna Matata... O değil ondan sonra bağımlılık yaptı her gece kendimizi şahane dans şovları izlemek için yollara düşmüşken bulduk, hala da özlemiyorum desem abartmış olmam herhalde..

Abartı bi yana, bu bölge anormal  İngiliz turist kaynıyor, öyle ki Türk gördüğün an şaşırıyorsun, çoğu da yaşını başını almış olunca eski şarkılarla tavlamaya çalışıyorlar. Adamlar feci bir rekabet ortamı yaratmış nasıl müşteri çeksek mekana diye dans şovları, ateş şovları bilmemneler.. Bizim için tuhaf bir görüntü olsa da çoğu turist durumdan gayet memnun görünüyor. Biz bir daha muhtemelen gitmeyiz Fethiye' ye, Bodrum' un gece hayatı çok daha seçenekli örneğin bir Körfez Bar' ı bir Kule Rock Bar' ı, Jazz barları var. Muğla' dan da kopamıyoruz bir türlü o da ayrı bir yazı konusu..

25 Haz 2012

1 Yılın 7 Günü (Fethiye)

Çok kısa süren tatil bitti malesef, düşündükçe deliriyorum, 365 günün sadece 7 gününü tatilde geçirdim, tamam ağlamak yok:(
Kaş' tan son anda caydık, uçak biletlerini almıştık ama Dalaman' a gidiyorsak Fethiye' ye de gidebilirdik değil mi?  Evet, aynen böyle oldu. Ölüdeniz zaten merakla beklediğim bir yerdi neden olmasındı? Otelden yer ayırttıktan hemen sonra deprem oldu (Murphy?) Ama fazla kafaya takmadık neden bilmem.
Oteli her zaman yaptığımız gibi hiç bir tavsiye falan almadan internetten kendi kriterlerimize göre seçtik, genelde de yanılmayız cidden aradığımız gibi bir otel çıktı, sakin, sessiz, aynı zamanda da gitmek istediğimiz her yere yakın, bazı küçük ayrıntılar vardı onları da bugün yola çıkmadan uzun uzadıya yazdım defterlerine, içimde kalmadı yani.)
Fethiye hakkında aslında yazmak istediğim pek çok şey biriktirdim ama çok büyük ihtimalle çoğunu unutacağım, belirteyim. Ancak unutamayacağım ve özellikle altını çizeceğim çok önemli bir bölüm var ki onu ayrı bir şekilde uzun uzadıya arşiv niyetine yazmayı planlıyorum, elimde bol foto var.

Tatil genel anlamıyla güzeldi, dinlendik epeyce, hele ki son 1 sene benim için epey yorucuydu, daha bu yaşta bacağımda oluşmaya başlayan varisleri görünce, yıpranan sinir sistemimi de eklersek evet tatil tam zamanıydı!

Kaldığımız otel Hisarönü'ndeydi, Ölüdeniz' e ve kumsala arabayla 10 dk kadar sürüyor, zaten otel bölgesinde nerdeyse 2 dakikada bir minibüsler var, ancak indikten sonra bir 10-15 dk daha yürümeniz gerek Milli Park' a ulaşabilmeniz için.O da değiyor Ölüdeniz' e girince zaten, merak etmeyin panik yok.
Ölüdeniz' e gitmeden minibüsten iner inmez koca bir plaj var Belceğiz olmakta kendileri, kum yok her yer taş ancak denizin içi pırıl pırıl yine. Kitap okumak, denize girip tüm gün yatmak için ideal bir yer zira Ölüdeniz'e göre daha sakin olmakta, ayrıca yamaç paraşütü yapanları da burdan pek keyifle izleyebilirsiniz.

Ölüdeniz' in suyu dupduru, manzarası şahane, ah bir de o manzara katili şemsiyeler olmasa! Ancak çok kalabalık, zaten saat 10-11 civarı gittiğinizde en manzaralı yerler kapılmış oluyor:) Dalga yok gözlükle dalması keyifli vs vs.. Ben Belceğiz' den daha çok zevk aldım yalan yok.

Hım hımmm
Hisarönü ise, nasıl olsa barlara yakın, deniz için de 10 dk minibüse bineriz mantığıyla seçtiğimiz bir yerdi. İlk gece turlamaya çıktığımızda yaşadığımız şoku anlatamam! Tüm barlarda istisnasız tüm garsonlar masalarda bilmiyorum ne kadar çalıştıkları dans gösterilerini yapıyorlar, şarkı bitince hiçbir şey olmamış gibi servislerine devam ediyorlar:) Elimde bol fotoğraf var dediğim gibi, ayrıntılı yazıp çiziktiriceğim hepsini.

                                        Tekne Turları


Deve Plajı
Giderken aklımızdaki yegane şey nerdeyse her günümüzü tekne turunda geçirebiliriz idi. Ne oldu? İlkinde hüsran! Barış ve ben Muğla' da okuduğumuzdan mütevellit, tekne turlarıyla baya haşır neşir olmuşuz zamanında. O yüzden pek de özlemiştik, yaptığımız tur, Kelebekler Vadisi, Akvaryum, Soğuk Su, Deve Plajı (bayıldım ben buraya) ve adını unuttuğum 2-3 koyu kapsıyordu, daha tekneye adımımızı atar atmaz anladık aslında nasıl geçeceğini zira o kocaman teknelerden hani bangır bangır abuk subuk müzikler çalan, denize girebilirsiniz dediklerinde 50 kişinin birden atladığı yani kafa dinlemekten ziyade yorucu geçeceğini bildiğimiz teknelerden çıktı. Hadi bakalım diyerek girdik ilk 2 koyda anormal salladı mide altüst oldu, sonrası daha normaldi en son gittiğimiz Deve Plajı ve Soğuk Su koyu olmasaydı muhtemelen o günü ziyan ilan edecektim. Teknenin çoğu Fethiye' nin çoğunda olduğu gibi İngilizdi, sorun yok, insan daha rahat ediyor bazen onların yanında, kimse kusura bakmasın.
Sonuç olarak, tekne turları kocaman teknelerde lezzetsiz yemekler eşliğinde yapılıyor ama her şeye rağmen oralara kadar gitmişken tekne turuna çıkmadan dönmek olmaz. Yamaç paraşütünü söylemeye gerek bile yok tabi, bizden daha cesursanız muhakkak deneyin:)






Uzun uzadıya yazdım, kimilerinin işine yarayabilir aynı zamanda balık hafızam tatili bana unutturabilir.. Fantastik barların yazısı önümüzdeki günlerde gelecek, esen kalınız, bol su tüketiniz..

Daha fazla fotoğraf için tıklayınız.. Gün gün tatil fotoları yüklenecektir..

12 May 2012

ilk plak heyecanı



Dün büyük çılgınlıklar günüydü. Şöyle ki, sabah kalkıp kahvaltı yaptık balkonumuzda, ardından "Cuore Sacro" isimli canım Ferzan Özpetek filmini izledik, filmi izlerken epey heyecan yapsam da, sonlara doğru "oehh" dedim ki hiç bir Ferzan Özpetek filminde oehh demişliğim olmamıştı, bu bir ilkti.





Öğleden sonra pek sevgili Hayyam' a yollandık, 50 mm nikkor almaya gitmişken, 24 120 mm ile çıktık, fotoğrafçıda epey tatmin olduysam da, çıktıktan sonra bir pişmanlık dalgası sardı içimi ki anlatamam, baya da bi para saydım kendisine öyle mal gibi almış bulundum, neyse konuşturucaz sanatımızı yapacak bir şey yok.. öhöm. neyse.

Akşam Bronx' ta bi konser vardı, ona hazırlık olsun diye içmeye başladık Mono' da, sonra konserin 11'de olduğu mesajı geldi, ertesi gün de iş güç olunca eve doğru yollandık, işte tam orda bir D&R çarptı gözümüze.. İşte bu kadar yazıyı sırf D&R 'a gelebilmek için yazdım, ana konu buydu.


Bir Patti Smith kitabı (Çoluk Çocuk' tan sonra almamak ayıptı), Korhan Futacı ve Kara Orkestra' nın "Pavurya" sı (Hani dvd olarak çıkacaktı olm bu? kandırıkçılar) ve esas bomba, ---aldığım ilk plak olarak tarihe geçsin lütfen!!--- Florence and The Machine "Ceremonials".. Görünce dayanamadım, bu arada yeni plaklar ne kadar pahalıymış yahu, ama aldığıma da pek sevindim, evin en klas köşesine yerleştiriverdim hemen.

5 Eyl 2011

Mini Bodrum Tatili

Şu yoğun iş günlerinde 5 günlük mis gibi bir tatil yaptık pek sevgili Bodrumumuzda. Önceki yazıma istinaden yerleşebilir miyiz, yerleşirsek ne yaparız, nasıl geçiniriz gibi pek çok soruyla gezindik tüm sevdiğimiz yerlerde. Bol fotoğraf çektim yine, mangallar yaktık, denizde oynanabilecek tüm saçmalıkları oynadık, okey tavla gırla, kısacası baya tadını çıkarttık, zaman kısıtlı olunca insan aklında kalan her şeyi yapmak istiyor.

Aklımda Kalanlar


- Bodrum merkezde barlar sokağında küçücük bir büfe var, Balık-Ekmek olması lazım ismi. Orda yediğimiz midye tava ve kalamarı nerdeyse her gün anıyoruz. Yağ çekmemiş, taze ve şahaneydi!


- Bir de Bodrum' da sebzeli döner meşhur, tüm bunların üzerine bir de ondan yedik sırf içimizde kalmasın diye, biraz ağır ama tadı çok iyiydi sanırım içine çemen de konuyor, çok değişik bir döner, tavsiye ederim gidenlere.


- Her Bodrum' a gittiğimizde uğramadan dönmeyeceğimiz yerler var, mesela Körfez Bar onlardan en önemlisi. Gittiğimiz gece 90's teması vardı sanırım, şahane şarkılar çaldılar baya eğlendim, ayrılmak istemedim hatta. Baya kalabalıktı, özellikle 12'den sonra adım atılmıyordu içerde, dışı da baya kalabalıktı. Mekan olarak bir de Kule' yi seviyorum onun haricinde gitmiyoruz zaten türlü turistin ve apaçinin doldurduğu mekanlara.

- Bir de gitmesi pek tatlı olan bir yer (özellikle koko almak için) Yunuslar Karadeniz Unlu Mamulleri, yine barlar sokağının içinde, mükemmel tatlı çeşitleri var, çoğunda gözüm kalarak ayrılıyorum zaten hep.

- Güllük'e de kısa bir ziyarette bulunduk, meşhur bir muhabbeti tatlı lokmacı abla var, mutlaka tatmanızı tavsiye ederim.

- Tüm bunların haricinde Bodrum' un gün geçtikçe daha da diğer şehirlere benzemesi hoşuma gitmiyor. Nerde o Halikarnas Balıkçısı' nın Bodrum u değil mi? Ayrıca çok çılgın süslenerek daracık sokaklarda dana gibi topuklularla yürümeye çalışan turist kızlar, inanın komik görünüyorsunuz. Mesajımızı da verdik, dağılabiliriz artık..

20 Ağu 2011

Beni Bağrına Bas (Hold Me Close To Your Heart)

İşte eğer gitmediyseniz çok ama çok fazla şey kaçırdığınız bir sergi. Patricia Piccinini' nin yıllardır yapmış olduğu çalışmalar 21 Haziran' dan beri İstiklal Caddesi' ndeki Arter' de sergilenmekte. Bende 3 gün önce gidebildim ve acayip etkilendim. Gidemeyenlere kötü haber yarın son gün, hala gitmek isteyenler için son 1 gün daha yani. Fırsatı olanlar için kesinlikle tavsiye ederim, müthiş bir olay, elinize kitapçığınızı alıp uzun uzun inceleyerek gezmekte fayda var, keşke fırsatım olsaydı ve bir kez daha gidebilseydim, çıkışta o sersemliği bir kez daha yaşayabilseydim diyorum ben hala. Piccinini' nin şurada web sitesi var, incelemek isteyenler için. Bu arada içeride soluklanmak için koltuklar var, hem sergiyle ilgili bir video izleyebiliyorsunuz hem de sergi dergilerini karıştırabiliyorsunuz. Giriş ücretsiz. Bunlar da benim çektiğim birkaç örnek..










16 Eyl 2010

Dönüş'üm



İnternetsiz, televizyonsuz, bol fotoğraflı, bol kitap gazete okumalı bir 15 günün ardından buralara dönmek pek keyifli olmasa da, bu 15 gün içerisinde hayattan daha fazla keyif almanın yollarını kendimce belirlediğim için bundan bile keyif almaya çabalıyorum. Ohh, hep böyle bir cümlenin hayalini kurmuştum.

15 gün uçsuz bucaksız denize, doğan değil ama batan güneşe, dağlara tepelere, böcek seslerine o kadar kanalize olmuşum ki bugün yan apartmandan gelen halı tokmaklama sesini duyunca kendime geldim, buraya yazmam gerektiğini hatırladım. Hatırlar mısınız bilmem ama ben Ceren. Oturduğu muhitte, en çok apartman teyzeleriyle başı belada olan, halı çırpma sesine 1,5 yıl sonra bile hala tahammül edemeyen kimse. Hoşbuldum.

* Bodrum artık eski Bodrum değil muhabbetine elbette girmeyeceğim ama Cevat Şakir'in evini Sultanahmet Köftecisi yapan zihniyete kafa göz dalasım var.

* Bodrum esnafının gözlerini döndüre döndüre, sırf tatil yeri diye ne koparsam kardır diye bakınmasına kusasım var. Ulan pazarları bile dehşet pahallı.

* Her neyse bak yine şikayet insanı oldum. Oysa pamuk gibiydim güneşlenirken sere serpile.

* Tatilde iken 3 kitap okudum; Aylak Adam, Amcam Oswald, Beşpeşe.
* En çok Çilekeş'in "Histeri Çalışmaları" albümünü dinledim.
* En çok muhabbeti 68 yaşındaki mimar, entellektüel, stil sahibi Necmiye teyze ve 75 yaşındaki durmak nedir bilmez, benim gibi kahve düşkünü, en basit konuyu bile keyifle, dallandıra budaklandıra anlatan Recep Amca ile yaptım.
* En çok tatil sitesinin dedikoduculuğundan ve yeni aldığım terliğin soyulmasından şikayet ettim.
* En çok güneşin batışını fotoğrafladım.
* En çok tavuklu pilavı ve Nutella'yı özledim. En çok balık, makarna ve tatsız tusuz Sarelle yedim.

UYARI: Eğer Kamil Koç ile yaz aylarında yolculuk edecekseniz yanınıza, hırka, mont, atkı vs almanızda fayda var. Klimayı coşturuyorlar. Şikayet ederseniz "çok mu soğuk ki?" diyebiliyorlar.

Şimdi biraz fotoğraf ekleyelim bakalım.





18 Nis 2010

"Yemekten Sonra Bekliyoruz"



Barış'la Pazar günü gezmelerimize son hız devam etmekteyiz, aslında şu sıralar cidden hava gezmeye, görmeye, fotoğraf çekmek için dolaşmaya müsait, zira yazın cidden öğle saatleri dışarıda olmak hiç çekilmiyor.

Bugün ki rotamız Anadolu Kavağı oldu, ben 3 senelik bi İstanbullu olarak hiç gitmemiştim, valla hayret üşenmedik 1,5 saat kadar yol çektik. Gittiğimize değdi zira manzara cidden çok iyi, balık ekmek süper, hele ki yukarıda gördüğünüz amcanın sattığı leblebi unundan helva müt-hiş-ti !!

Kaleye yürüyerek çıkacaksanız baya bi efor sarfetmeniz gerekmekte, çıktıktan sonra manzara o yorgunluğu atıyor atmasına da kalenin duvarına yazılmış isimleri gördükçe çileden de çıkabiliyorsunuz. Ayrıca bir de çekirdek çitlemeye gelmiş insanlar var ki değinmek bile istemiyorum.

Neyse işte, eğer giderseniz benden söylemesi o helvacı amcayı bulun..

** "Yemekten Sonra Bekliyoruz" sözü oranın waffle'cılarına ait, ilk duyduğumuzda güldük baya ama hepsi öyle bi adet geliştirmiş, hatta dönerken "aa hani geliyodunuz?" diye sordu biri :D