Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şub 2013

Son Aktiviteler

Bakalım son zamanlarda ne gibi san'atsal faaliyetlerde bulunmuşuz;


Devlet tiyatrolarından bilet bulmakta baya zorluk çekiyorum -çalışma programımın biraz belirsiz olmasıyla da alakalı- o yüzden nası olsa 14 Şubat' ta tiyatroya giden pek olmaz herhalde diyerek baktığımda Cevahir 2. Salon' da oynayan "Çirkin" oyununa bilet bulduğumda pek sevindim. Evet bilet bulabildim ama salon tıkış tıkış doluydu, ki bu sevindirici aslında, demek ki sevgililer gününde dahi olsa tiyatro tercih eden bir kesim var.
Oyun, güzellik çirkinlik kavramlarını işliyor, adından da anlaşılacağı gibi:) Güzel olmanın veya çirkin olmanın kazandırdıkları kaybettirdikleri ve ironilerini işliyor. Açıkçası ben az buçuk sıkıcı buldum, yani beni etkilemedi, bunca zamandır oyun izlemiyor olduğum halde.. Ama oyuncular harikuladeydi, bunu belirtmem gerek. Özellikle her bir oyuncu farklı karakterlere büründüğünde. Bölümler arası geçişler de eğlenceliydi.


Tiyatrodan bir önceki etkinliğimiz Ghetto' da 31 Ocak akşamı olan Yasemin Mori konseriydi. En son ne zaman konsere gitmiştim acaba? Hımm, uzun süre önce:) İyi geldi yani. Özellikle gidip Korhan Futacı' nın dibinde yerimizi alınca.. Yasemin' den çok Korhan' ı izledik diyebilirim. Müthiş müzisyen, müthiş kafa. Yasemin Mori' nin albümü zaten çok iyi, canlı da iyiydi performansları. Ama fazla köşeye çekilmişiz sanırım zira ses çok yayılmadığı için vokalleri çok algılayamadık. Bu arada baya ünlü kaynıyordu ortam. Aa Ceylan değil mi yanımızdaki? Görkem çok şeker dansediyor, ama sağlam içti ha! Murat Çopur yerimizi mi kaptı? falan gibi artistlik yaptık kendi aramızda baya eğlendik:)



Etkinlikler harici, bu ara baya baya kitap okumaya başladım, şu son 1-2 hafta da duruldum yine ama bir an geldi adeta soluk soluğa sanki okuyamadığım ayların hırsını almak istercesine yuttum adeta. Eski halime döndüm, en yakın arkadaşım geri dönmüş gibi.. Neler okumuşum 1-2 ay içerisinde bi bakalım..

Simon Beckett - David Hunter Serisi, (Ölümün Kimyası , Kemiklerin Şifresi, Ölülerin Fısıltısı)

Bu seriye Tüyap' ta satıcı arkadaşın zorla elime tutuşturduğu Ölümün Kimyası ile başladım. Baya baya sardı, özlemişim kanı vahşeti gizemi falan derken, hemen diğer iki kitabını da sipariş ettim. Bu arada hazır almışken gazı, siparişler gelene kadar evde ne zamandır duran Grange' ın Kurtlar İmparatorluğu' na geçiş yaptım. Aman yarabbi! Çılgınlar gibi okuyorum, çevreme anlatıyorum, bu arada da kendime inanamıyorum, nasıl da acıkmışım okumaya! Ardından siparişler bir nedenden gecikince hediye gelen Zülfü Livaneli' nin Serenad' ına başladım, kitap ben nereye gidersem benle oraya geldi, etkilendim baya, hem vahşete de biraz ara vermiş oldum. Ardından, siparişler geldi de özüme döndüm hemen:) Diğer iki kitabı da bitirdim hemen. Aslında sevdim bu seriyi baya, heyecanlı okudum tavsiye edebilirim hem hafif bir seri hem de bağlıyor bir şekilde.



Sonra, Grange' ın Leyleklerin Uçuşu' nu aldım, şu anda elimde o var, ama kitap mı çok sarmadı yoksa ben eski halime geri mi dönmeye başladım bilemiyorum, baya sürünü kitap benle ama bitireceğim, inadım inat! Hatta ardından da baya övgü alan Tess Gerritsen' in "Cerrah" ına başlayacağım.

Böyle işte.. Tiyatroya gittiğimde, güzel bir film izlediğimde, uyandığım zaman saatten önce başucumdaki kitabıma baktığımda, şahane bir konserdi duygusuyla eve dönerken ben, ben olabiliyorum, hayattan keyif alabiliyorum. Bir de yazdığımda tabi!

20 Ara 2012

Dot / altın ejderha


Epey zamandır tiyatroya gitmiyorduk, insan bağlandı mı gitmeden duramıyor, ara verip işi gücü bahane edince de epey kopuyorsun, en azından biz de böyle..
Geçen seneden beri Dot sayıklıyordum zaten, normalde çok ileri tarihli oyun, konser, vs alamıyorum iş gereği, ne zaman ne kadar çalışacağım pek belli olmuyor ama bu sefer kararttım gözümü, konu da çekici gelince aldım biletleri.

Dün önden gidip Cihangir Savoy' da rakı balık yaptık, ardından uçmamayı başararak G-Mall' a geçtik. Biletleri Biletix yerine Dot' u arayarak telefon yoluyla almıştım, Biletix diye tutturmayanlardanım, gayet de sorunsuz oldu,, zira biletleri de oyun başlamadan hemen önce teslim alabiliyorsun.

Gelelim oyunumuza.. Oyun bir apartmanın en alt katındaki Çin-Thai-Vietnam lokantasında başlıyor, mutfakta 4 kişi harıl harıl yemek pişirip müşterilere bilmemne soslu dana etini yetiştirmeye çalışırken bir de kaçak olarak yanlarında çalışan küçük çocuğun ağrıyan dişi ile uğraşıp dururlar, ardından başlarız apartman dairelerini tek tek gezmeye, hikayelerini dinlemeye..

Oyun insana baya hoş bir vakit geçiriyor o bir gerçek, ancak o oyuncular, o roller, o anlık değişimler falan off! Özellikle Ece Dizdar' dan gözlerimi alamadığımı belirtmem gerek. Yaptığı her bir mimik, ses tonu, baya şahane bir oyuncu.

Oyunu Serkan Salihoğlu yönetmiş. Oyuncular Deniz Türkali, Köksal Engür, Ece Dizdar, Enis Arıkan ve Saim Karakale.

Şimdi ben izninizle bir zencefilli, fasülyeli, soya filizli, bambulu, limon yapraklı, limon otlu ve çok acı kırmızı hindistan cevizi soslu, Tayland usulü fırında çıtır tavuk siparişini vermek istiyorum. -sessizlik!-

Oyun fotoğrafları ve tanıtım yazısı 

6 May 2012

Ferhangi Şeyler - 1713. Oyun

En nihayetinde yaptım bunu.. AA yarın erken çıkıcam işten, bakalım 13 aydır biletini almayı beklettiğim oyuna yer var mı?
- hımmmm, hımmmm aaaa ... hımmm
- evet ya, üşenmemeliyim almalıyım, yapmalıyım bunu
- aa kredi kartım da çantamda ama..
- yuh sana ceren, kalk yerinden

iç sesleri eşliğinde, üşenmedim ve, "ilk maaşımla gidicem Ferhan' ı görmeye" dememin üzerinden tam 13 ay sonra 2 tık yaparak bileti aldım internetten. Geriye sadece 3 vasıta yaparak Taksim'e varmak ve esnememeye çalışarak şahane bir oyun izlemek kaldı.

Hayır o değil, öyle bir gaza gelmişim ki bu akşam bir oyuna daha gidiyoruz:) Tiyatronun köküne edilmeye çalışılan şu günlerde oyun izlemekten, daha çok oyun izlemekten başka bir şey mutlu edemiyor beni..

Gelelim oyuna.. Ama oyundan önce salona.. İçeri girer girmez her tiyatro salonunda olduğu gibi insan saygısından olsa gerek fısıltılar eşliğinde küçük adımlarla keşfe çıkıyor etrafı. Bize eşlik eden o inceden kolonya kokusu ve buram buram tarih kokan ses tiyatrosunun salonu insanın içine hemen bir ah! konduruveriyor.. o kadife koltuklar , sandalyeler, afişler, kitaplar, radyo ve Ferhan Şensoy.. Dün akşam uzun zamandır iple çektiğim bir akşamdı ve ötesine bile geçti.

Ferhangi Şeyler, Ferhan Şensoy' un 1987' den beri aralıksız oynadığı tek kişilik bir oyun. Aslında tek kişilik ama pek çok hayali karakter var. Orkinos Hanım, herkesin avukatı Tayfun, bakkalın çırağı, sarhoş adam ... Susmayan telefonlar, alolardan bir demet, bolca eleştiri, bolca kahkaha.. 80'lerde yazıldığı düşünülürse hala etkisini yitirmemiş, ancak Ferhan Şensoy oyundaki bazı yerleri sanırım devamlı güncelleştiriyor. Özellikle 2. bölümde yer alan gazeteleri karıştırma bölümü hem doğaçlama gerçekleşiyor hem de bu doğallıktan ötürü daha da güldürüyor.

Yalnız Ferhan Şensoy acayip zayıflamış, sahneye çıkar çıkmaz uzunca bir süre inanamadım.. (Bu muhabbet de amma yapılmıştır)

** 2 gün sonra gelen notcuk: Ertesi gün ki tiyatro o gün feci şekilde gezince çöpe gitti, klasik bir Ceren&Barış hareketi aslında, uzunca bi süre birbirimize söyleyemedik, sonra Barış söyleyiverdi: "Acaba gitmesek mi?" bende bunu bekliyordum zaten, "hı hı olur, çok yorgunummm"

8 Nis 2011

İki Çarpı İki / Surname 2010

Bir önceki yazıda tekrar işe başladığımı söylemiştim, bu yazıda 3 günde yamulduğumu söylemek içindir. Evet. Üstelik eğitimdi bu, gerçi çook uzaktı bana yani Üsküdar' dan taa Sefaköy' e gidip döndüm, 3 günde bastığım akbil sesi kulaklarımı tırmalıyor hala, metrobüse binip üstüne bir de oturabilmenin tüm inceliklerini çözdüm hatta öyle söyleyeyim.. 
Yarından itibaren öyle bir tempoya giriyorum ki, buraya saatlerce araştırıp kılı kırk yararak yazdığım o tiyatro, kitap vs yazılarından muhtemelen eskisi gibi yazamayacağım. Hatta biraz daha kişiselleşecek blog gibi hissediyorum, olsun, insan bazen kucağında bilgisayar varken birkaç adım atıp defterini eline almaya üşenebiliyor:)
Tüm bu temponun içinde de ne kadar iyidir ki, daha önceden alınan 3 adet tiyatro biletimiz vardı, haha salonda benden başka montunu toparlak yapıp sırtına koyan yoktu sanırım. İşkence de olsa uykusuzluktan gözlerim de kapansa, oyun başlayınca hepsini unuttum, sanat böyle bir şey işte.. 


* İki Çarpı İki ; devlet tiyatrolarının 2009' da çıkardığı bir oyun. Seray Gözler Yeniay ve Adnan Biricik oynuyor. İki oyuncuyla, 2-3 sandalye var ama kocaman bir oyun izliyorsunuz. Kişilikler, ilişkiler, evlilik hakkında, güldürücü bir yandan da duygusal bir oyun. İki oyuncumuz var ama ortada 4 karakter var, o karakter değişimlerine inanamayacaksınız, şahsen ben çok etkilendim, tavsiye ediyorum.


* Surname 2010 ; Böyle bir oyunu kaçırmak tam bir delilik! Ben ne zamandır bilet alamıyordum karşı yakada oynadığı için bu sefer yakınımıza geldiler de şöyle bol şenlikli, eğlenceli, bol müzikli, kuklalı şahane bir göz/kulak ziyafeti çektirdiler bize. Oyun boyunca gülümsemekten yanaklarınız ağrıyor, devamlı şimdi ne çıkacak diye bakıyorsunuz öyle de bir sürprizli. Yazan ve yöneten Yiğit Sertdemir şahane bir iş yapmış, Candan Seda Balaban' ın o muhteşem kuklalarına herkes bayıldı ki onun da bu oyunda çoook büyük bir emeği olduğu belli. Ben hepsine bayıldım ama en en çok İstanbulbaz' ları beğendim zira İstanbul' da yaşam hiç bu denli şahane anlatılmamıştı. İnsan şöyle bir geriye çekilip ne yaptığına, nasıl yaşadığına bakmalı aslında, nasıl saçma ve nasıl komik yaşıyoruz bu oyunda en şahanesinden anlayacaksınız. Tavsiye etmiyorum, ısrarla gidin görün diyorum.
Bu arada Surname, Divan Edebiyatında sünnet, düğün, şenlik gibi sevinçli olayları anlatan eserlere deniyormuş.


Bugün de bir oyuna daha gideceğiz, aslında sezon kapanmadan son oyunlar bunlar, izlemek istiyorsanız ay sonuna doğru (genelde 20'sinden sonra) İBB ve DT (mybiletten alıyorum ben devlet oyunlarını) internet sitelerini takip edin, üşenmeyin pişman olmayacaksınız :)

22 Mar 2011

Çığ

Normalde izlediğim oyunları, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri vs. sıcağı sıcağına yazmayı severim, hem konudan fazla uzaklaşmamak adına hem de o an ki tutkuyu kaybetmemek adına. Ama birkaç gündür hem dns ayarlarım tam olduğu halde ve yasaklı sitelere giriş konusunda şahane bir programım kurulu olduğu halde kumanda paneline bir türlü giremedim, ne acayip yasaklanan bloglar açılıyordu ama kumanda paneli açılmıyordu. Neyse, fazlaca mantık aramamayı öğrendim sayılır zaten bu yasaklar konusunda. 


Çığ oyununu izleyeli birkaç gün oldu aslında. Sonda söyleyeceğimi yine başta söyleyeyim, oyunda mantığıma uymayan birkaç şey olmasına karşın ayakta ağlamaklı bir şekilde alkışladım, özellikle sonlara doğru sinirleri baya geriyor, tam ağlama kıvamına giriyorsunuz, şurda usulca kimse görmesin diyerek hazırlığınızı yaparken, çat! ışıklar açılıveriyor, bir bakıyorsun tüm oyuncuların gözleri dolu dolu, kimi makyajlar akmış, büyük bir sessizlik içinde salondan ayrılıyorsunuz. 


Oyun sessizlik içinde izleniyor zira oyuncular oyuna uygun olarak baya baya kısık sesle oynuyorlar, izleyici de ister istemez hem oyunu duyabilmek için hem de konunun gerçekçiliğinden olsa gerek sessizce izliyor oyunu, burdan konuya bir giriş yapalım. Oyun, bir köyde çığ tehlikesi üzerine şekilleniyor. Köyde insanlar karlar tamamen eriyene kadar çığ tehlikesiyle karşı karşıya, bu yüzden üzerlerinde büyük bir korku hakim, bağırmak yasak, ses çıkartacak eylemlerin hepsi yasak. Sabahın ilk ışıklarıyla başlıyor oyun, köyde bir ailenin korku dolu bir gününü izliyoruz. 


Tabi insanın aklına hemen takılıveriyor, bu insanlar madem tehlike altında, neden başka bir yerde yaşamıyorlar? Oyunda bu sorunun çok doyurucu bir cevabı yok. Hatta daha önceden farklı bir yere taşınıp birkaç sene sonra bu köye geri dönenler var, geri dönmeyenler ise hain sayılıyor nerdeyse. Bu durum bana dediğim gibi doyurucu gelmedi, üzerine pek düşünülmemiş gibi, ama bu sorunun haricinde konuyu çok beğendim, gayet yaratıcı geldi bana. Böylesine dramatik bir oyunun içinde zaman zaman da gülebiliyorsunuz çünkü absürd durumlar da olmuyor değil.


Oyunda en çok beğendiğim şey kostümler oldu benim, Canan Göknil gerçekten müthiş bir iş yapmış, gerçekçiliğini çok güzel yansıtıyordu kostümler, dekor da yerli yerindeydi.


Oyunu izlerken biraz da gördüğümüzden öte, soyut olan kısmını da düşünmek gerek bana kalırsa zira o zaman çok daha anlamlanıyor. Olay sadece çığ ya da herhangi bir doğa olayı değil, insanların bunu kendi iradeleriyle sorgusuz sualsiz kabul edişi, yeri geldiğinde aile fertlerinden birilerini bile yönetime sunabilecek kadar gaddarca bir düşünceye boyun eğmeleri, olayın arkasındaki saçmalığı düşünmeyecek kadar yukarıya güven duyabilmeleri. Böyle düşünürsek belki az önce bahsettiğim mantık hatasını bile görmezden gelebiliriz sanki, olay zaten baştan aşağı absürd çünkü.


Yazar Tuncer Cücenoğlu, bu oyunla 40. sanat yılını kutlamış.
Yöneten: Kemal Başar
Oyuncular: Erhan Abir, Alev Oraloğlu, Sevtap Çapan, Caner Çandarlı, Orhan Hızlı, Nergis Çorakçı, Berrin Akdeniz Kortidis, Zeki Yıldırım, Vildan Türkbaş, Hüsnü Demiralay, Göksel Arslan

17 Mar 2011

Buluşma Yeri

Oyunun girişi muhteşem, hatta aman sahnede bir şeyler olabilir hemen yerime koşayım dediyseniz pek çok şey kaçırıyorsunuz bu sefer, zira yerinize geçmeyip dışardan gelecek düğün alayını beklerseniz beraber oynaya oynaya kurulabilirsiniz koltuğunuza. 


Biz bu sefer -sırf meraktan- balkonda izleyelim istedik, oturur oturmaz da nasıl bir hata olduğunu farkettik zaten, zira biletler satışa sunulduğunda internette çılgın bir alım yarışı yapılıyor (tiyatrolara gidilmiyor diye artık sızlanılmasın lütfen) ben de genelde ilk sıralardan buluyorum biletleri, balkona çıkarak zaten dağınık olan konsantremi bir türlü toparlayamadım. Ama binlerce kere daha yazıp söyleyebilirim ki müzikleri şa-ha-ne! Hele oyunun ortasında topluca söylenen bir şarkı var, orda özellikle Arda Aydın' ın (Petar) sesine dikkat, zira resmen bu ses kimden çıkıyor diye çırpındık bulmak için Barış'la, nasıl güzel bir ses o tanrım! Oyun gerçekten orda bitse, Arda Aydın o şarkıyı söylese asla itiraz etmezdim mesela. Bir de Volkan Ayhan' ın (Keza Bata) söylediği bir şarkı var onun da sesi müthiş, çok duygulandırdı hatta tüm salonu diyebilirim.


Oyun 2 perde (tek perdeli oyunlarda huzursuz oluyorum, bitecek diye mi, konsantrem dağılacak diye mi?) ve 4 bölümden oluşmakta, dediğim gibi müthiş bir Balkan müziğiyle açılıyor, oynaya zıplaya alkış kıyamet oturuyoruz yerimize. Genel anlamda oyun, yaşam ve ölüm arasında geçiyor. Bir o tarafta, bir bu tarafta. Profesör Pavloviç' in ölümü üzerine sorgulanıyor ölüm ve yaşam arasındaki o çizgi. (Bu arada Profesör' ü Bill Cosby' nin unutulmaz sesi Sezai Aydın canlandırıyor). İkinci perde, yaşamın ne denli sırlardan ve yalanlardan oluştuğunu gösterirken, bir yandan da diğer taraftaki itiraflar, özlemler dilleniyor. Fırıncı Marko' ya, baba-oğul Savski' lere gülerken, akordeoncu Ruzmarin' e üzlüyoruz bol bol. 


Benim Duşan Kovaçeviç' in izlediğim 3. oyunu. Hatta Buluşma Yeri bir üçlemenin ikinci oyunuymuş, geçen sezon izlediğim "İntiharın Genel Provası" da ilk oyunu. İntiharın Genel Provası' ndaki 3 oyuncu burda da var, Bennu Yıldırımlar, İbrahim Can, Bora Seçkin. Olmayan Serhat Kılıç var sadece. Kovaçeviç' in oyunları biraz ağır oluyor aslında, zaman zaman kopuyor insan izlerken. Aynı şeyi İntiharın Genel Provası'nda ve Profesyonel' de de yaşamıştım zira. Konu çok ağır değil belki ama öyle pür dikkat de izlenebilecek cinsten değil kanımca. Ama gitmemize değdi mi, kesinlikle evet. O müthiş şarkılar, ölüm-yaşam işleniş biçimi, oyuncular hepsi müthişti, sadece biraz ağırdı diyebilirim, o kadar.


Bu arada, üçlemenin son oyununun adı Kovaçeviç' in 2010' da yazdığı "Dar Ayakkabıyla Yaşamak" olacakmış. 


Bahsettiğim şahane şarkının sözleri de; kiraz açar bayırlarda / artık ilkbahar da yolda / her şey aynı memlekette / her şey aynı ülkemde / sadece ben yokum artık / asma yeşillenir ince ince ince / eski damı sarar o güzelce o güzel / kiraz açar bayırlarda / artık ilkbahar da yolda / 
her şey aynı memlekette / 

her şey aynı ülkemde / 
sadece ben yokum artık


* Bu şarkıların kayıtlarını bulabilsek ne şahane olurdu, hatta dün düşündük böyle şarkılı türkülü oyunların soundtrack albümleri çıksa diye:) Ben açıkçası çok isterdim.



Yazan: Duşan Kovaçeviç
Yöneten: Nurullah Tuncer
OyuncularSezai Aydın, Zümrüt Erkin, İbrahim Can, Müge Akyamaç, Selçuk Soğukçay, Bennu Yıldırımlar, U. Arda Aydın, Volkan Ayhan, Özge Kırış, Gürol Güngör, Bora Seçkin, Tankut Yıldız, İlhan Kilimci, Nihat Alpteki, Y. Arda Alpkıray, Berk Samur, Deniz Evrenol, Doğan Şirin, Hanife Ser, Hülya Arslan, Fuat Can Başkır, Murat Güreç, Muzaffer Berişa, Orçun Tekelioğlu, Ömer Göktay - Gonca Beker, Utku Akıncı, Volkan Ayhan, Yalçın Gören - Barış Özer

5 Şub 2011

Bekleme Salonu


Bekleme Salonu genç bir ekibin kotardığı 1 saatlik bol sürprizli bir oyun. 2009'un Ekim ayından beri oynanıyor. Yerinize oturduğunuzda anlıyorsunuz güzel bir oyun izleyeceğinizi aslında, öyle bir his bırakıyor izleyicide, bittiğinde de oyunun verdiği mesajların etkisiyle bol bol düşünüyorsunuz "sınanmak" üzerine.

Oyunda, 3 ana karakter var, bir iş görüşmesinde "bekleme salonu"nda başlıyor diyalogları. 3'ünü de tanımaya başlıyorsunuz yavaş yavaş. Oyun ilerledikçe şaşkınlık yaratıyor bünyede, sonunda iyice dağıtıyor. Diyebilirsiniz, bir bekleme salonunda nasıl sürprizler olabilir diye elbet, bir kere ortada rekabet var, zira görüşmenin sonunda sadece 1 kişi işe alınacak ayrıca bekleme salonu'nun kapısı kilitli kalmış, içeriden nasıl çıkacaklar, çıkışı akıl eden kişi işe alınan kişi mi olacak? Yani oyunu özetlemem pek mümkün değil, bol şaşkınlık yaşamak istiyorsanız hakkında çok araştırma yapmadan gitmenizde fayda var.

Yiğit Sertdemir 24 yaşındayken yazmış bu oyunu. Şimdi tekrar yazsa muhtemelen daha iyi diyaloglar yazar, zira oyunun kurgusu şahane ancak diyaloglar biraz yavan kalıyor. Sonu evet sürprizli ancak çok daha şok etkisi yaratacak şekilde düzenlenebilirdi sanki, bu bakımdan çok tatmin etmedi bizi, ancak oyuncuların seçimi bence müthişti o bakımdan tatmin olmuş şekilde ayrıldığımızı söyleyebilirim.

** Daha birkaç gün önce izlediğimiz Marat-Sade 'de oynayan Cengiz Tangör'ü bu oyunda tamamen farklı bir karakterde görmek epey şaşırtıcı geldi, zira ben inanamadım o olduğuna, oyunculuk böyle bir şey olsa gerek işte.

** Özellikle tv'de "Az Sonra.." anonslarından tanıdığımız Ertuğrul Postoğlu' nun şahane Türkçe'sine dikkat! Gerçekten çok güzel bir ses tonu var ve baya da tanıdık:)

** Benim için gecenin yıldızı Zeynep Özyağcılar'dı, vücut dili, bakışları, konuşması gerçekten çok iyiydi.

Yazan: Yiğit Sertdemir
Yöneten: Tolga Yeter
Oyuncular: Zeynep Özyağcılar, Cengiz Tangör, Ertuğrul Postoğlu

"Unutmayın! Kurallar artık değişti."

27 Oca 2011

Marat-Sade


Şehir tiyatrolarının bu sezon sahne, kostüm, makyaj, oyuncu seçimi bakımından göz doldurduğu bir oyun Marat-Sade. Öyle ki içeri girer girmez -konu her ne kadar bir banyoda geçse de- sahnenin büyüsüne kapılıyorsunuz, bitene kadar da gözünüzü sahneden alamıyorsunuz.

Oyun, Charenton akıl hastanesinde Fransız Devrimi'nin liderlerinden Jean Paul Marat' ın (Yıldırım Fikret Urağ) bir küvet içerisinde, Charlotte Corday (Özge Özder) tarafından öldürülüşünü konu alıyor. Marat gerçek yaşamında da son dönemlerinde deri hastalığına yakalanıyor o yüzden de küvette geçirmek durumunda kalıyor günlerini, oyunun çoğunda Marat küvette. Oyunu sadizmin babası olarak gösterilen ve gerçekten de o dönemde marjinal sayılabilecek olayları bulunan ve bu yüzden de defalarca tutuklanan, meşhur Bastille hapishanesinde yatan Marquis de Sade yönlendiriyor. Bu rolü Murat Garipağaoğlu şahane oynadı, baya etkileyiciydi özellikle meşhur bir kırbaç sahnesi var kendisinin. Sade'nin yönetiminde, konuklara hastanedeki akıl hastaları tarafından oyun sahneleniyor. Oyuncular akıl hastası olunca baya şenlikli oluyor tabi ortalık.

Konu anlayacağınız güncel bir konu değil, ama elbette tarihte yaşanan her bir olayın şimdiki gündemimize, yaşamımıza selam vermemesi de olanaksız. Sahne, kostüm, müzik, oyuncular kesinlikle şahane, ama konu ve replikler ağır, dolayısıyla izleyen her bireyin zevk alması olanaksız. Tarihe meraklı olan, Fransız Devrimi'ne hakim olan her izleyici muhakkak ki sever, ama çok alakalı değilseniz oyuna gitmeden önce konuyu az biraz araştırmanızı öneririm. Dün akşam oyundan çıkarken hatta alkışlarken bile salonun büyük çoğunluğunun olayı hala tam kavrayamadığı anlaşılıyordu bana kalırsa. Ayrıca full konsantre olarak oyunu izlemek biraz zor zira kadro çok geniş ve devamlı aktif haldeler, tam metne konsantre oldum derken arkadan bir çığlık yükselebiliyor, izleyici açısından zor bir durum.

Bu ağırlığı üzerinizden alabilecek şahane bir oyuncu daha var, Çağlar Çorumlu. Kendisine "Tarla Kuşuydu Juliet" oyunundan zaten hayrandım, şimdi bir kat daha fazla hayranım. Baya güldürdü yine dün 'epizort'larıyla bizleri :)

Tüm bunların haricinde söyleyebileceğim, "oyuna daha 10 dakika var hemen girmeyeyim salona" demeyin zira evlere şenlik hastalarımız sahnede bizi bekliyor oluyorlar :)

* Oyunun türü oyun içinde oyun olarak tanımlanan "total tiyatro" olarak geçiyor kaynaklarda.

* Oyuncuların çoğunun sesleri çok güzel, insan arada düşünüyor bazı insanlar bu kadar yeteneği nasıl bünyesinde barındırıyor diye, bi eziliyor oturduğu yerde :)

* Son olarak, oyunun tümünde hatta verilen arada bile durmadan salıncakta sallanan oyuncuya en derin saygılarımı sunuyorum :)

Bu arada satış yapılırken internet sitesine keşke hangi rolü kimin oynadığını yazabilseler (hoş, çoğu zaman konuyu bile bulamıyoruz, tesadüfen alıyoruz biletleri), baya bir cebelleştim isimlere vakıf olmak için, zira tiyatrocuların hangi oyunlarda hangi rollerde oynadığıyla ilgili kapsamlı, sürekli güncellenen bir site de yok, böyle bol oyunculu oyunlarda insan en azından oyunculuğundan haz aldığı kişilerin isimlerini görebilmek istiyor, ismi google'la yazıp taratınca çıkan fotoğraftan kim olduğunu bulmaya çalışmak baya zor, bunu da belirtmek isterim. Hatta oyunu tam manasıyla yansıtabilecek bir görsel bile bulamadım. Varsa bildiğiniz bir site, önerirseniz sevinirim. Benim şimdiye kadar bulabildiğim en kapsamlı site Tiyatro Dünyası, oyunlar hakkında fikir sahibi olabileceğiniz güzel bir site.

Yazan: Peter Weiss
Yöneten: Ragıp Yavuz
Çeviren: Cengiz Tuncer
Sahne Tasarımı: Barış Dinçel
Kostüm tasarım: Tomris Kuzu
Müzik: Çiğdem Erken

Oyuncular: Yıldırım Fikret Urağ, Murat Garibağaoğlu, Çağlar Çorumlu, Ali Mert Yavuzcan, Cengiz Tangör, Selen Uçer, Özge Özder, Aslıhan Kandemir, Yeşim Koçak, Ozan Gözel, Murat Coşkuner, Doğan Altınel, Okan Patırer, Özge O’Neill Sarımola, Yasemin Güvenç, Nurdan Gür, Selim Can Yalçın, Selin Türkmen, Özgürefe Özyeşilpınar, Reyhan Karasu, Ece Yıldız, Kutay Kırşehirlioğlu, Radife Baltaoğlu, Muzaffer Berişa, Sanem Oluz, Hamit Erentürk, Murat Güreç, Bahar Özge Göze, Serkan Bacak, Burçak Çöllü, Altuğ Kutlu

12 Oca 2011

Profesyonel


Aylardır yer bulamadığım, biletini zar zor edindiğim oyunu dün yine kaçırıyorduk nerdeyse, hatta tam kapılar kapanacakken yetiştik diyebilirim. Bi ara kime saydıracağımı şaşırdım, Barış'ın geç gelen müşterisine mi, trafik olur diye (bakın trafik var diye bile değil, trafik -olur- diye) bizi tiyatronun baya bi gerisinde indiren taksiciye mi, kendime mi. O yüzden öyle bir koşturduk ki, yerime oturduğumda kendime gelmek için epey kastım kendimi, oyundan ara ara kopmalarımı da buna bağlamak istiyorum .)

Teodor (Teya) Kray, bir edebiyat adamı, genel yayın yönetmeni. Onun için sıradan bir gün başlıyor, kitaplarını yayınlatmaya çalışan ısrarcı insanlar, zır zır öten telefonlar, yan taraftan gelen sesler.. O günü onun için sıradışı yapacak olan kişi ise emekli bir gizli polis olan, elinde koca bir bavulla çıkagelen Luca. Teya, o bavulda kendi geçmişinin olduğunu bilmeksizin Luca'nın kim olduğunu sorgulamaya başlıyor, zamanla eskiler bir bir etrafa saçılıyor, oyun bir yandan güldürürken bir yandan da fena halde duygulandırıyor, bu yönüyle de türü için kara mizah demek yanlış olmaz sanırım.

Oyunun bütününde sağlam sistem eleştirileri var, ki şahane aforizmalar çıkmış ortaya, insanın içinden çılgın bir alkış koparası geliyor. Önce komünizm eleştirisi, ardından gelen sistemler ve insanların konumlarındaki değişimler çok etkileyici şekillerde anlatılıyor. Bol miktarda ironi var bazen güldürücü bazen düşündürücü olmak üzere.

Yazar, aynı zamanda "İntiharın Genel Provası"nın da yazarı Duşan Kovacevic. Oyuncular zaten ismini duyduğunda şöyle bir geri çekilip saygı duruşuna geçilecek isimler. Şahane sesli dev adam Yetkin Dikinciler ve müthiş mimikleri olan Bülent Emin Yarar. Bu iki isim haricinde ufak rollerde de güzel kadın Gülen Çehreli ve Cenap Oğuz var.

Oyun, 2 saat sürüyor (internetteki oyun bilgilerinde neden bilmem 90 dakika yazıyor). Tek perde ve belki de getirebileceğim tek eleştiri ara vermemesi, gerçi düşündüğüm zaman ara verebilecek bir durum oyunda söz konusu olmuyor, tamamı tek bir odada faal olarak geçtiği için olsa gerek, ama oyundan çok kısa aralıklarla da olsa izleyici kopabiliyor, ben öyle gözlemledim salonda.

Son olarak, bu oyunun bir de filminin olduğunu öğrendim, hatta 23. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde gösterilmiş, ödüllü bir filmmiş onu da izlemek şart oldu tabi.

** Tiyatroya gelen sigara yasağından sonra acaba gündemdeki bu son olaylarla ilgili içki şişeleri de -özendirici???!!- oluyor diye sahnelere yasaklanır mı acaba? Zira yasaklanırsa bu oyunun içerisinden nasıl çıkarılır düşündüm bulamadım.

21 Eyl 2010

Seven

Seven, 7 kadının, dünyada insan hakları, hak ihlalleri adına verilen yaşam mücadelesini anlatan bir tiyatro oyunu. Aslında tam oyun sayılmaz, zira bizim bildiğimiz tiyatro oyunlarına pek benzemiyor. Bir okuma tiyatrosu olarak hazırlanmış. Dünyanın 7 ülkesinden, 7 kadın aktivist ile yapılan röportajlara göre hazırlanmış ve 2007'den beri de gösteriliyor. Amerika sunumunu Hillary Clinton yapmış. Merly Streep, İrlandalı aktivist İnez Mc Cormak'ı seslendirmiş. Yani dünyada epey ses getirmiş ve önem verilmiş.

Bundan bahsetmemin sebebiyse, Perşembe günü (23 Eylül) Muammer Karaca tiyatrosunda ücretsiz olarak gidip izleyebilecek olmamız. Türkiye'de ki okumaları Fethiye Çetin, Füsun Demirel, Ece Temelkuran, Belçim Bilgin Erdoğan, Şevval Sam, Zeynep Eronat ve Lale Mansur yapıyor.

Hazır tiyatro sezonunu açıyorken, hızlı bir giriş yapalım, benim epey ilgimi çekti zira.


26 Oca 2010

Sahneye Gelen Sigara Yasağı


Yuh diyorum sadece. Artık tiyatrolarda sahneye konan oyunlarda da sigara içilmesi yasaklanacakmış ve ağır cezalar getirilecekmiş.

Ankara'da sahnelenen Oğuz Atay'ın yazdığı "Korkuyu Beklerken" adlı oyuna yetkililer bilet alarak seyirci gibi girip, ardından da oyuncu rol gereği sigara içti diye tutanak tutmuşlar! Nedeni ise kapalı alanda sigara içme yasağı.. Bu ne yobazlık diyorum, zira bunun asla ve asla sağlıkla ilgili olduğunu düşünmüyorum.. Kültür ve sanata daha nasıl müdahale edilebilir bilmiyorum..

** Bu arada tv izlerken o çıkan buzlama hareketi ve örneğin cnbc de çıkan çiçek mevzusu midemi bulandırıyor, sigara kullanmıyorum ama böyle yasaklarla bi yere varılamayacağını bilecek kadar da normal bi insanım..

9 Oca 2010

Düşüş




İstanbul Belediyesi şehir tiyatrolarından bir oyun Düşüş.. Dün gece bittiğinde ağlamamak için zor tuttum kendimi, oyuncular müthişti, oyun çok iyi kotarılmıştı, bilindik bir konuydu artık ama "iyi ki gelmişiz" dedirtti..

Öncelikle oyunculardan başlamak istiyorum,
Mehmet Şahabettin Paşa'yı oynayan Toron Karacaoğlu.. Zaten övmeye gerek yok, uzun yıllardan beri kendini işine adamış bir oyuncu, pek çok filmde de Cüneyt Arkın'ı seslendirdi, bu oyunda da her zamanki gibi müthişti! Hem gülümsetti hem hüzünlendirdi.. Şefik'i oynayan Erkan Sever, kendisine de pek çok oyundan, sinemadan, dizilerden aşinayız zaten, çok iyi bir oyun çıkardı dün akşam da.. Ve benim favorim Nimet, Defne Gürmen Üstün.. Tek kelimeyle mükemmel oynadı, karakteri itibariye bazen seyircileri kıl ettiyse de ben bayıldım:) Oyunda hem Sultan Hamid'i oynayan hem de bu oyunun yönetmenliğini yapan Engin Gürmen'in de kızıymış. Tek bir oyuncu yoktu kötüydü diyebileceğim. Ama Toron Karacaoğlu o tonton halleriyle, sesiyle, herşeyiyle dün akşam bir numaraydı kesinlikle.

Konu şudur,
Düşüş, ülkemiz tarihinde önemli bir sürece damgasını vuran İttihat ve Terakki’nin, 1908 yılından sonra yaşama ve yönetime egemen oluşunun sonuçlarını anlatırken, insanın toplumsal değişimler karşısındaki duruşunu eleştirel bir gözle, çok yönlü biçimde ele alıyor. Oyunda, İstanbul halkı huzursuzdur. Padişah II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimi sürerken, İttihat-Terakki Partisi’nin iktidarda olmasa da halkın üzerindeki etkinliği artmaktadır. Nitekim padişahın aldığı tedbirler bir işe yaramaz ve İttihat-Terakki Partisi II. Meşrutiyet’i ilan ettirir. II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte, saray ve yeni yönetim yanlıları arasında çatışmalar başlar.

** Oyunda her bölüm sonlandığında müzik başlıyor ve sahne kararıyor, oyuncularda seyirciye poz veriyor (muhakkak bi ismi falan vardır bunun:) allahım dağıldık her seferinde, nasıl güzel oluyor o öyle, hem defalarca okuduğumuz/izlediğimiz/duyduğumuz konunun sıkıcılığını alıyor, hem de heyecan yaptırıyor..

** Oyun 2 perde, bu arada kıyafetlere de bayıldığımı söylemeliyim.

** 6-17 Ocak arası Kadıköy Haldun Taner'de oynamakta, ilgilenenlere duyurulur. Bilet almak için şu sayfayı kullanabilirsiniz..

Yazan: Kemal Bekir
Yönetmen: Engin Gürmen

Oyuncular:
Engin Gürmen, Haşmet Zeybek, Defne Gürmen Üstün, Toron Karacaoğlu, Oya Palay, Melike Altınbaran, Ali Karagöz, Erkan Sever, Rahmi Elhan, Yavuz Şeker, Murat Derya Kılıç, Özgür Dağ, Caner Çandarlı, Gökhan Eğilmezbaş, Samet Hafızoğlu, Engin Coşkun.

6 Oca 2010

Sokrates' in Son Gecesi




Ne zamandır gitmek isteyip de bir türlü bilet bulamadığımız bu oyuna dün akşam nihayet gidebildik, Cevahir' deydi, koştur koştur bu yakadan taa Avrupa Yakası'na geçtik, neyse yetiştik hatta ben indirimde olduğunu iddia eden birkaç mağazaya bile bakındım oyuna girmeden:)

Evet, geçelim oyunumuza..Yer yer spoiler içerebilir, bilginize..

Konusu, Sokrates'in Baldıran zehrini içip öleceği gece, gardiyanıyla arasında geçen diyalogları çoğunlukla içeriyor.. Oyunun yarısına doğru Sokrates' in karısı geliyor, nispeten oyun hızlanıyor.. Bu konuşmalarda daha çok adalet, demokrasi, savaş, iktidar gibi konular geçiyor, aynı zamanda büyük felsefe dünyasından isimler geçiyor..
Ben felsefenin geçmişini iyi bildiğimi söyleyemem, zira isimler bana çok yabancı geldi, bir iki isim dışında duymadığım isimler söylendi..

Benim bu oyun hakkındaki yorumuma gelince, açıkçası aradığımı bulduğumu söyleyemem, oyuncular zaten hepimizin yakından tanıdığı çok büyük isimler, ondan şüphem yok, ama oyun fazlasıyla boştu bence, konu yavandı, içimden geçirdim, bu oyunu felsefeden iyi anlayan bi yazarımız oturup yazsaydı, hafif espirili, bol bilgi verici, sıkıcı olmayan, o zaman tadından yenmezdi, ama bana bu oyunu izlemek hiç ama hiç bir şey kazandırmadı, onu açıkça söylemeliyim..
Olumlu düşüncelerimde yok değil elbette, ama oyunun sonlarına doğru:) Sokrates' in karısının yaptığı konuşma mesela harikaydı, gardiyanın Sokrates'in yerine geçmesi ve "SOKRATES OLMAK NE GÜZELMİŞ" diye bağırması müthişti..

Her neyse, hayal kırıklığı ile çıktık oyundan ve gecenin bi köründe kendimizi Barış'la yemeğe verdik..

Oyuncular: Melek Baykal, Mustafa Uğurlu, Mehmet Ali Kaptanlar
Yazan: Stefan Tsanev
Yönetmen: Metin Belgin

23 Ara 2009

İntiharın Genel Provası


16 Aralık'ta Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi'nde prömiyeri yapılmış bu yeni oyuna biz dün akşam gittik (uzun cümle kurmaya kasmak) ..

Konusu kısaca şöyle;

Her şeyini kaybettiğini düşünen bir adam özellikle de maddi sıkıntıdan ötürü, intihar etmek için Tuna Köprüsü'ne geliyor, onu gören bir balıkçı uzun bir konuşmaya dalıyor kendisiyle, ardından intihar etmek isteyen adamın sevgilisi ve ardından da Norveç'li turistleri taşıyan bir geminin kaptanı geliyor.. Hepsi haliyle adamı atlamaması için ikna etmeye çalışıyor.. Sonunda adamı, kaptan köprüden indirmeyi başarıyor, zira kaptanın zengin bir iş adamı kardeşi vardır ve kendisiyle iş konusunda görüşmeyi kabul eder.. Neyse efendim, köprüden inen adam indiğine ineceğine pişman oluyor sonunda, fazla da spoiler vermeyelim..

Oyunun bir kısmında sıkılan bendeniz, sonlara doğru baya bir zevk aldım, özellikle son sahnesinde gülmekten dağılacaksınız benden söylemesi..

** Not: Bennu Yıldırımlar tam bir şirine:) Bu kadın hem tv'de hem tiyatroda falan böyle rollerde oynamalı, kendini senelerdir kapattı bir diziye, özledik onun o kıpır kıpır hallerini..
Serhat Kılıç'ta oyunda tam 4 karaktere büründü ve valla ne yalan söyliyim ben anlamadım, hatta düşündüm allah allah bu oyun 4 kişilik değil miydi diye:) İbrahim Can çok sempatikti, Bora Seçkin'in de ses tonuna hayran kaldım, izleyenler ne demek istediğimi anlarlar:)

** Not 2: Bu arada sahne tasarımına hayran olmamak elde değil, akşam oyundan çıktıktan sonra şöyle bir düşündükte, biz olsak herhalde köprü yapıcaz diye oraya bi çıkıntı koyar geçerdik, ama yönetmen ve aynı zamanda sahne tasarımını da yapan Nurullah Tuncer, muhteşem bir tasarım yapmış, nerden ne çıktı, o adamlar ne zaman gelip oturdular oralara, köprü nasıl güzel bir kafanın ürünü görmüş olduk :)

16-27 Aralık arası Müsahipzade'de devam edecek yanlış bilmiyorsam..

Bitirmeden önce de size bir sorum var, kurt neden ot yemez? Oyunda çok güzel açıklandı ve baya düşündürdü beni..

Oyuncular: Bennu Yıldırımlar, Bora Seçkin, İbrahim Can, Serhat Kılıç

Yazan: DUŞAN KOVAÇEVİÇ
Çeviren: BİLGE EMİN
Yöneten: M.NURULLAH TUNCER


17 Ara 2009

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz


Geçen geceki hayal kırıklığımızdan sonra ilaç gibi geldi dün akşam bu oyun bize.. Ne zamandır oynuyor aslında ama biz anca gidebildik, bol ödüllü de bir oyun ve haketmiş sonuna kadar..
Oyundan çok bahsetmeye gerek yok sanırım zira hepimizin bildiği bir Aziz Nesin klasiği, şu sıra İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarında oynuyor..

Ünlü Yaşar rolünde "en başarılı erkek oyuncu ödülü"nü sırtlamış "Mert Turak" oynuyor, çok çok başarılı.. Aynı zamanda "Ezgim Kılınç" ta "yardımcı rolde yılın en başarılı oyuncusu" ödülünü almış, ben oyun boyunca kendisinden gözlerimi alamadım, çok sıcak, samimi bir duruşu var..

Oyun, 2 perde ve 3 saat sürüyor, biz araya çıkmamak gafletinde bulunduk Barış'la ve 3 saatin sonunda eve giderken yürüyüşümü unuttuğumu hissettim:)


Yönetmen: Kenan Işık

15 Ara 2009

Kredi Kartı-Vak'a aaaaa!


Dün akşam galası yapılmış ve bizim de ön safhalarda izlediğimiz bir oyundur efendim.. Çok sevgili Uğur Polat ve ilk kez tanıyıp izlediğimiz Çağ Çalışkur oynamakta..
Şimdi ne yazsam diye düşünüyorum oyun bittiğinden beri.. Oyunu özellikle de içinde Uğur Polat olan bir oyunu kötülemek asla ve asla istemeyeceğim bir şey.. Ancaaakkkk, gel gelelim kendimi tutamicam, çok ama çok sıkıldım... Çok büyük beklentilerle de gitmedik oysaki.. Zira adından da anlaşılacağı üzere son zamanlarda çoğu stand up' çının diline düşen klasik kredi kartı borçları, çağrı merkezi' ndekilerle diyaloglar vs. olacağını tahmin ediyordum, ancak çıkışta "hiç değilse öyle olsaydı" diye de düşünmeden edemedim..

--SPOİLER İÇEREBİLİR TİKKATT--

Oyun tek perde ancak iki bölümden oluşmakta.. Uğur Polat ilk bölümde parası olmasına rağmen kredi kartlarına ödeme yapmayan, kendisini arayan banka yetkilileriyle ilginç(!) diyaloglar kuran bir adamı canlandırıyor, bu arada arkada Çağ, çatlak bir radyocu, ancak aralarında hiç bir diyalog olmadı mesela, ben en azından herkesle telefonda konuşan bu adamın bi de radyoyu arayıp çatlak radyocuyla konuşarak tempoyu yükseltmesini en azından hareketlenmesini beklerdim, uff ne biliyim..
İkinci bölüm de zaten hiç konsantre olamadım, ama o da anlayabildiğim kadarıyla şöyleydi; (bu bölümde sadece Uğur Polat oynamakta) her şeyde mükemmel olma hastalığına tutulmuş bir adam Bay C.. 5 sene boyunca terapi almış, terapisti kitap çıkarmış ama bu kitapta kendisine yer vermemiş bunun hakkında yine telefonla konuşa konuşa bitiriyo, sadece o kadar sıkıntıdan sonra Bay C'nin soyunma sahnesi var o da o ana kadar olan sıkıntıyı malesef almıyor, şaşırtmakla yetindiriyor...

Oyun bitince önümüzdeki çiftte aynı şeyi tartıştı;
- Oyun çok kötüydü
- Uğur Polat iyiydi ama
- Ama oyunun kötü olduğunu değiştirmiyor bu
- Doğru......

** Uğur Polat'ın düzgün Türkçe'sine ve ses tonuna hayranım, bunu da belirtmek isterim.. Keşke daha iyi bir oyunda izleyebilseydik onu bu sezon..

** Oyun sanki zorunlu yazdırılmış gibi, ne biliyim hadi bu konuda bi oyun çıkartalım, hadi hooopp yazdık gibi, ayrıca oyun tek kişilikken, Çağ Çalışkur sonradan mı eklendi onu da bilemiyorum ama diyaloglara bakılırsa, alakasız, sonradan -hadi bi renk olsun- diye konulmuş gibi..

Yazan, Yöneten: Cüneyt Çalışkur
Oyuncular: Uğur Polat, Çağ Çalışkur

** Sinemada da tiyatroda da asla ve asla gitmeyin diye olumsuz tavsiyelerim olmaz, zira her insanın kendinin karar vermesini tercih ederim, bana olumlu yapılan tavsiyelere uyarım ama olumsuzları çok ciddiye almam görüp kendim karar vermeyi yeğlerim, dolayısıyla ben sadece kendi fikirlerimi burda belirtiyorum, bunu da yazayım da içim rahat etsin:)