29 Eyl 2010

Kitaplığını Göster Projesi

Bir arkadaşımızın ya da yakınımızın evine ilk gidişimizde eğer ki bir kitaplığı da varsa önünde durup bakınmayı severim zira okuduğu kitaplardan insan analizi yapmak çok mümkün ayrıca benim içinse apayrı bir merak konusu. Kimi makyaj çantası kimi vitrin kimi mutfak dolabı kimi çanta karıştırma meraklısıdır bende müzik arşivi ve kitaplık meraklısıyım.

Aklıma gelince çok şahane bir fikir gibi geldi. Hadi herkes alsın eline fotoğraf makinesini ya da telefonunu çeksin kitaplığının fotoğrafını göndersin bana, bende yayınlayayım burada, yorumlar yapalım, şenlenelim. Blogu olanlar kendilerinde de yayınlasınlar böylece çoğalalım. Ayrıca blogger olmamanız da dert değil. Eklemek istediğiniz cümleleriniz olursa onları da yazabilirsiniz. İlla ki kitaplık olması da şart değil, kitaplarınızı biriktirdiğiniz herhangi bir yer varsa yani ne olursa kabulümüzdür efendim. Ayrıca ben böyle çok düzgün değilde aşırı kitap fazlalığı olduğu için üstüste yığın halinde nereye konulacağı bilinemeyen kitap silsilelerini de çok seviyorum. Ben öncü oluyorum tabi ki. Buyursunlar benim kitaplığım;




Benim çoğu kitabım Ankara'da esasında. 2 senedir burada okuduğum kitaplar ve Ankara'dan gelirken yanımda kapıp getirdiğim (genelde çocukluk kitaplarım) birkaç kitabımı eklersek, ödünç alıp da verilmeyenleri de çıkartırsak böyle bir kitaplık çıktı ortaya. Bizim ki salonda olduğu için böyle düzenli olmak durumunda. Birkaç sene içerisinde ne durumda oluruz bilemiyorum.

Bu arada (izin almadığım için bir kısmını çektim:)) Barış'ın kitaplığını da yayınlıyorum arada ki farkı görün diye. Ben yeni yayınları okuyorum daha çok, eski kitaplar bile olsa genelde kitapçılardan aldığım için yeni basım oluyor. Barış, mesleği gereği ve zevki de o yönde olduğu için eski kitap seviyor. Benimkiler ne kadar rengarenkse onunkiler bir o kadar az renkli ve mis gibi eski kokmakta. Aslında Barış'ın kitaptan daha çok efemerası ve eski objeleri var onlarda kutularda saklı.

Hadi sıra sizde efendim, kimse göndermese bile bu da böyle bir anımız olsun.) Göndermek isteyenler cnoktaknokta@hotmail.com 'a gönderebilirler..

28 Eyl 2010

Alaycı Kuş


Suzanne Collins, ilki "Açlık Oyunları" olan, "Ateşi Yakalamak" ile devam eden ve son olarak "Alaycı Kuş" ile biten müthiş bir serinin yazarı. Birkaç ay önce ilk iki kitabı yalayıp yutmuş bir okur olarak "Alaycı Kuş"u nasıl bekleyeceğimi düşünüp durmuştum. Aklıma gelince bile heyecan yaptırıyordu bana, az önce bitirdim böyle bir seriyi okumuş olmanın mutluluğu ve hüznü içerisindeyim. Ne acayip, kitapların verdiği sersemlik duygusu keşke çok daha uzun sürebilse.. Neyse, konumuz bu değil.

Öncelikle belirtmeliyim ki, ilk iki kitabı henüz okumayan varsa, bu yazıyı okumak biraz anlamsız sizin için. Zaten kitabı çok anlatmadım daha çok bende yarattığı etkiyi yazdım. Spoiler olacak bundan sonrasında tekrar belirteyim.

Kitaba başlarken neyle karşılaşacağımı çok düşünmemiştim açıkçası ama diğer iki kitaptan daha farklı olacağının sinyalleri ikinci kitabın sonuyla zaten verilmişti. Ben biraz daha umutlu başladım okumaya. Ama distopik romanlarda çok fazla Polyanna olamazsınız. Bunu da ilerleyen sayfalarda hatırlattım kendime.

Katniss yine her koşulda aynı hareket eden, duygularına ve mantığına herşeyden önemlisi hislerine güvenen olgun bir kız. Kafa karışıklığı çok sürmüyor zira hepsinin üstesinden gelebiliyor kendi içinde. Bunun için ona yardım edenlerde, delicesine karşı çıkanlar da var. Ona yardım edenlere içten bir bağlılık duysa da, sevmeyenleri de umursamıyor. Böyle bir iç denge sağlamış kendisine. Okurun gözünde de bir süper kahramandan farksızlaşıyor tüm bu yönleriyle.
Tüm bunların dışında Gale ve Peeta var bir de tabi. Peeta, bu kitapta okuru ve Katniss'i bir hayli şaşırtıyor. Ama onu sevmekten hiç vazgeçemiyorum. Gale karizmatik bir avcı olarak kalmış aklımda, Peeta'da sevimli biri ama yeri geldiğinde güçlü kollarıyla sarıp sarmalayan duygusal bir çocuk. Bu yönleriyle Peeta'yı kendime daha yakın gördüm. Bu yüzden sonu beni memnun etti.
Ayrıca yazarın Katniss'i çok sert bir seçim yapmaya zorlamaması daha da mutlu etti beni. Klasik bir sonu olmasından çok korktum itiraf edeyim.. Katniss'in birini seçmemesinden ya da Peeta ya da Gale'in ölmesinden ya da herkesin içiçe mutluluk sarhoşluğuyla ülkenin kurtuluşuna kadeh kaldırmasından falan korktum. Sanırım bu yüzden Collins, biz Gale ya da Peeta'yı beklerken, ters köşe yapıp Prim'i öldürdü. Neyse ki Katniss bundan sonrası için Gale ya da Peeta arasında bir seçim yapmak zorunda kalmadı. Tüm yaraları, hüznü, kabuslarıyla kendisini Peeta ile yaşamın akışına bıraktı. Gale savaşı seçti belki de aradan çekildi.
Ne yalan söyleyeyim hüzün ve mutlu olma karışımı gözyaşları döktüm kitap biterken ..

Kitabın başlarında 13. mıntıkayı tanımaya başlıyoruz. Zaten çok güvenilir bir yer olmadığı içimize bir şüphe olarak başlarda düşüyor. O yüzden Katniss'in seçimleri kitabın başından sonuna kadar beni yine memnun etmeyi başarıyor.. Yine Snow'u hezeyan ve "bak ben kazandım şimdi" hisleri içinde öldürmediği için Collins'e minnet duyuyorum. Prim'e üzülüyorum. Katniss ve Peeta'yı kucaklıyorum. Aradan çekiliyorum.

27 Eyl 2010

Sahaf Festivalinden Fotoğraflar

Aman aman çekebildiğim fotoğraflar değil ama az çok fikir verebilir sanırım. Bu arada festival 3 Ekim'e kadar uzatıldı, hala gidemeyen varsa stantlar tıka basa kitap dolu bilginize:)












24 Eyl 2010

Yarım Bıraktığım Yazılar


Yazasım olduğu zamanlar son hız yazmaya başlıyorum, sonra "şak" diye kalakalıyorum, hevesim kaçıyor, kafam dağılıyor. Az önce 5 dakika kadar bakıştık kendileriyle. Dedim madem öyle, hepinizi bu utançla yaşamaya mahkum edeceğim, yarım yamalak yayınlanacaksınız bu blogun arşivinde bir utanç kaynağı olarak. (bu arada şu cümleyi bile kurana kadar kaç kez yarım bırakma raddesine geldim, neler oluyor tanrım)

Bu arada blogun ayarlarında bir problem yaşıyorum, yazıları renklendiremiyorum mesela. Barış'ı da Sahaf Festivali nedeniyle günde yarım saat görebildiğim için düzeltemiyorum.

İlk yazımı yazın sıcağında, henüz Bodrum'a gitmeden yazmışım. Başlığımız "Rehavet"

Çok şahane bir rehavet içerisindeyim, etrafta çoğu kimse öyle anladığım kadarıyla zira çoğunluğun yazısı şöyle başlıyor "bayadır bir şeyler yazmadığımın farkındayım" .. Blog yazmaktan usananlar Twitter başına !!
neyse, havalardandır diyelim.

Yazın zamanının çoğunu tv başında geçiren bir kimse olarak bundan utanıyorum, oysa etrafta okunacak ne çok kitap, keşfedilecek ne çok grup, çekilmeyi bekleyen ne çok kare var! Muhtemelen Eylül'de çıkacağım tatili bekliyorum. "Bodrum Eylül'de bambaşka" diyerek avutuyorum sıcaktan pelteleşmiş beyin hücrelerimi.
Vantilatör böyle nemli günlerin can dostu, kankası. Alışkanlık yapıyor meret. 2-3 gün önce evin içinde nereye gitsem peşimden götürdüğümü farkedip azıcık ara verdim.

Hı ne diyordum? Tv.. Hayır cidden izleyecek hiçbir şey yok. Zaten zamanın çoğu zap yaparak gidiyor. Tv'den arta kalan zamanlarda defterimi kalemimi alıp Ahmet Ümit'in "İstanbul Hatırası"nı okuyorum, konsantremi kaybedince Çilekeş'in "Histeri Çalışmaları"nı dinliyorum. Böyle yarı dolu yarı boş geçiyor günler..

2. yazım, "Neden Ünlü Olduğu Anlaşılamayan Ünlüler"

Öncelikle belirtmeliyim ki, "ünlü" kelimesi 5'ten fazla söylenince anlamını kaybediveriyor. Ünlü ne ki? diye kalakalıyorsun.

Tekrar belirtmeliyim ki gayet kişisel bir liste yapacağım. Listemde çok ünlü olmuş ama benim tarafımdan "neden ünlü olmuş anlayamadım" tepkisi verilmiş bir zat varsa kusuruma bakmayın, yapacak bir şey yok, bünyem bu kişileri "ünlü" olarak görmeyi reddediyor.

Ayrıca "ünlü" demek "matah" bir insan olduğuna da denk gelmez aslında. Ama gazeteyi ya da dergileri her açışımda aynı kişileri görüyorsam insanlar bu zatlara belli bir derecede önem veriyor demektir.

1. Lindsay Lohan : Benim aslında bu listeyi oluşturmaktaki en önemli sebebim bu kişi. Neredeyse hergün kendisiyle ilgili bir haber çıkıyor. Kendisini yıllar önce ilk kez klibinde görmüştüm, dans ederken falan. Bu kadar. Lezbiyen olması, hapislere düşmesi vs vs bu kadar ünlü olmasına neden olduysa varsın "ünlü" olsun. Benim için "anlamsız yere ünlü olmuş bir kişi" den ibaret.

2. Katy Perry : Bu kadının çok piyasa şarkıları olabilir, bu yüzden "ünlü" olmuş olabilir, gel gör ki canlı söylerken sesi rezilin de ötesinde. Kocaman göğüsleri var diye mi ünlü? Bilemiyorum. Antipatim, Snoop Dogg ile şarkı söylemesine rağmen geçmek bilmiyor.

3.

ahahah 3'te kalmışım, ilk 2 ismi yazmak rahatlatmış beni, atmışım sinirimi üzerimden .)

3. yazımın başlığı "Ev Halleri"

Dün Barış söylediğinde haklıydı sanırım.

ahahah, bu da bu kadar:) Bunda aslında evde hep aynı yerde oturduğumdan, oturduğum yerin çevresinde hayatım kolaylaşsın diye cd'ler, 1-2 kitap, evin tüm kumandaları, defterler, dergiler, kahve-çay fincanları, fotoğraf makinesi, saç tokası, kulaklık, sakız kaplı olduğunu falan anlatacaktım sonra anlamsız geldi onu da tek cümlesiyle bıraktım:)

Bir de sadece attığım başlıklar var ki onlara hiç girmeyeyim.) Neyse, bu da böyle anlamsız ama eğlenceli oldu.

21 Eyl 2010

Seven

Seven, 7 kadının, dünyada insan hakları, hak ihlalleri adına verilen yaşam mücadelesini anlatan bir tiyatro oyunu. Aslında tam oyun sayılmaz, zira bizim bildiğimiz tiyatro oyunlarına pek benzemiyor. Bir okuma tiyatrosu olarak hazırlanmış. Dünyanın 7 ülkesinden, 7 kadın aktivist ile yapılan röportajlara göre hazırlanmış ve 2007'den beri de gösteriliyor. Amerika sunumunu Hillary Clinton yapmış. Merly Streep, İrlandalı aktivist İnez Mc Cormak'ı seslendirmiş. Yani dünyada epey ses getirmiş ve önem verilmiş.

Bundan bahsetmemin sebebiyse, Perşembe günü (23 Eylül) Muammer Karaca tiyatrosunda ücretsiz olarak gidip izleyebilecek olmamız. Türkiye'de ki okumaları Fethiye Çetin, Füsun Demirel, Ece Temelkuran, Belçim Bilgin Erdoğan, Şevval Sam, Zeynep Eronat ve Lale Mansur yapıyor.

Hazır tiyatro sezonunu açıyorken, hızlı bir giriş yapalım, benim epey ilgimi çekti zira.


17 Eyl 2010

Beyoğlu 4. Sahaf Festivali , hepimiz davetliymişiz


Bu sene 4. sü düzenleniyor, gitmeyen çok şey kaçırıyor. Yıllardır arayıp bulamadığınız bir kitap ya da kitapçıdan çok pahallı diye alamadığınız bir ya da birkaç yüz kitap karşınıza çıkabiliyor.

Salı günü Doğan Hızlan'ın konuşmasıyla *Taksim Gezi Parkı'nda* resmi olarak açıldı, 28 Eylül'de de sona erecek. Sabah 10.00 dan gece 22.00 ye kadar da açıklar üstelik. Ben istediğim 3 kitabı da şak diye buldum, üstelik çok da ucuza. 5-10 tl idi benim aldıklarım. Daha da eşelemeye devam edeceğim. İnanır mısınız bilmem ama valizle kitap almaya gelenini bile gördüm:)

Pek çok gereksiz etkinliğin yerli yersiz duyurulması, bu festivalin ise bilinmemesi beni ve pek çok kitapseveri üzse de yetişebileceğimiz her yere duyurmaya çalışıyoruz. O yüzden bloglarınızda, twitter'da, facebookta vs. duyurursanız her şey daha bir anlamlı olacak .)

Gidelim biraz karıştıralım sayfaları, sahaflarla sohbet edelim, kitap okuyucusunu gözlemleyelim, bir çay/kahve içelim. Böyle etkinlikleri bulmak maalesef zor, oldu mu kaçırmayalım.

Bu arada, gelenler olursa bazen orada olabiliyorum tanışmış oluruz, muhabbet ederiz, Barış Sahaf civarında beni görebilirsiniz.

16 Eyl 2010

Dönüş'üm



İnternetsiz, televizyonsuz, bol fotoğraflı, bol kitap gazete okumalı bir 15 günün ardından buralara dönmek pek keyifli olmasa da, bu 15 gün içerisinde hayattan daha fazla keyif almanın yollarını kendimce belirlediğim için bundan bile keyif almaya çabalıyorum. Ohh, hep böyle bir cümlenin hayalini kurmuştum.

15 gün uçsuz bucaksız denize, doğan değil ama batan güneşe, dağlara tepelere, böcek seslerine o kadar kanalize olmuşum ki bugün yan apartmandan gelen halı tokmaklama sesini duyunca kendime geldim, buraya yazmam gerektiğini hatırladım. Hatırlar mısınız bilmem ama ben Ceren. Oturduğu muhitte, en çok apartman teyzeleriyle başı belada olan, halı çırpma sesine 1,5 yıl sonra bile hala tahammül edemeyen kimse. Hoşbuldum.

* Bodrum artık eski Bodrum değil muhabbetine elbette girmeyeceğim ama Cevat Şakir'in evini Sultanahmet Köftecisi yapan zihniyete kafa göz dalasım var.

* Bodrum esnafının gözlerini döndüre döndüre, sırf tatil yeri diye ne koparsam kardır diye bakınmasına kusasım var. Ulan pazarları bile dehşet pahallı.

* Her neyse bak yine şikayet insanı oldum. Oysa pamuk gibiydim güneşlenirken sere serpile.

* Tatilde iken 3 kitap okudum; Aylak Adam, Amcam Oswald, Beşpeşe.
* En çok Çilekeş'in "Histeri Çalışmaları" albümünü dinledim.
* En çok muhabbeti 68 yaşındaki mimar, entellektüel, stil sahibi Necmiye teyze ve 75 yaşındaki durmak nedir bilmez, benim gibi kahve düşkünü, en basit konuyu bile keyifle, dallandıra budaklandıra anlatan Recep Amca ile yaptım.
* En çok tatil sitesinin dedikoduculuğundan ve yeni aldığım terliğin soyulmasından şikayet ettim.
* En çok güneşin batışını fotoğrafladım.
* En çok tavuklu pilavı ve Nutella'yı özledim. En çok balık, makarna ve tatsız tusuz Sarelle yedim.

UYARI: Eğer Kamil Koç ile yaz aylarında yolculuk edecekseniz yanınıza, hırka, mont, atkı vs almanızda fayda var. Klimayı coşturuyorlar. Şikayet ederseniz "çok mu soğuk ki?" diyebiliyorlar.

Şimdi biraz fotoğraf ekleyelim bakalım.





21 Ağu 2010

Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında


Okuduğum ikinci Murakami eseridir esas adı Kokkyo No Minami, Taiyo No Nişi .. Üst üste akıcı, polisiye kitaplar okuyunca 187 sayfalık mini kitabı okumak biraz zor geldi.) O yüzden 2-3 haftadır başucumda beklemedeydi. Bugün iyice soğumadan aramız, bitirmeye karar verdim kendisi de direnmedi pek.

Kitabın basım tarihi 1992. Burada 2007'de çıkmış. Yuh be kardeşim.

Murakami ile geçmişimiz Sahilde Kafka ile sınırlı bile olsa az çok tarzını, üslubunu tanıdığımı zannediyorum. O müthiş betimlemelerinin, yarattığı karakterlerin, arka fonda devamlı çaldığı müziğin, sert imajın arkasına ittiği derinliğin hastasıyım. Bu kitapta da Kafka Tamura gibi bir karakter var, Hacime.
Hacime tek çocuk olmanın sıkıntı yarattığı bir toplumda tek çocuk olarak, yalnız ama kendisine yakın insanlar bulmak isteyerek büyüyor. Biraz çekingen, biraz yalnızlığı seven, karakteri sağlam bir çocuk olarak gördüm ben onu.
Her yalnız çocuk gibi onun da gözünde dev olabilen birkaç arkadaşı oluyor. Bir tanesi özellikle büyük izler bırakıyor. Yaşı ilerlese de, evlense de, çocukları olsa da unutamayacağı bir arkadaşı. Onunla müzik dinlemekten, saatlerce sohbet etmekten, yüzüne bakmaktan delicesine hoşlanıyor. Çocukken daha silik ama büyüyünce her şey daha anlamlı ve net.
İşte tüm kitap onun bu yaşadığı derin duyguları, bazen yüzeyselliğini genel olarak hayatını anlatıyor..
Kitapta yine ara satırlarda hemen okuyup geçilemeyen cümleler saklı. Özellikle Hacime'nin bir kız arkadaşından bahsederken kurduğu cümleler müthiş.

" Ona sarılmak inanılmazdı. Yine de kafamı kurcalayan ve beni hayal kırıklığına uğratan şey, onda sırf bana özel bir şey keşfedememiş olmamdı. Kötü özellikler listesini hayli aşan ve benimkileri de gölgede bırakan iyi özelliklerine rağmen bir şeyler, hayati bir şeyler eksikti."

Hacime, kız arkadaşında kendine özel bir şeyler arıyordu.. Bunu okuyunca ben nedense baya bi şaşırdım, çok hoşuma gitti. Herkese ait özellikleri bir yana, kendine has, sadece kendisinin bilebileceği bir anlam arıyor. Vay. Kim düşünebilir?

Kitap, alışageldiğimiz giriş+olay+sonuç döngüsünden az biraz farklı. Her an bir olay olacakmış gibi beklemek anlamsız. Olay zaten her satırda. Dalgın okumamak lazım zira duyguyu kaçırabilirsiniz.

16 Ağu 2010

Televizyon Zırvaları - 2


Genelde -sıcaklardan ötürü- şu ara tüm gün evdeyim, televizyonla aramda en fazla 2 metre var, eğer okuduğum kitaptan ya da internetten sıkıldıysam, yapacak daha önemli bir işim de yoksa tv saçmalıklarına göz atıyorum.

* Şu sıra en çok saçmaladığını düşündüğüm kanal, Show tv. Yeniden "Doktorlar" dizisini göstermeye başladı. İşbu dizi kimbilir kaçıncı tekrarında. Hayır buna razıyım , zira ara sıra milattan önce çekilmiş olan "Yarım Elma" dizisine rastlıyorum, bu rastlantıya baya bi gülüyorum.

* Show Tv'nin cankurtaranı tabi ki Acun. Acunsuz bir hayat düşünemez hale getirildik. Her akşam kendisini tv'de en az 1 kez görmezsem işim rast gitmiyor. İnatla "Survivor" izlemeye devam ediyorum, "Var mısın Yok musun" a ise şu ara uzağım, yoksa ona da dadanırsam tv'yi bir sarılıp öpmediğim kalacak.

* Acun'dan sonra televizyon tarihinin en SAÇMA yayını başlıyor. Evet bildiniz. "Evcilik Oyunu"
Her birinin oyuncu olduğu söylenen yarışmacılarının çoğunu ben nedense hiç görmemişim, tüh vah. Böyle bir kandırmaca yayının bu kadar fanatiğinin olması ise beni düşündürüyor. Yaklaşık 2-3 hafta önce Mert adlı yarışmacı kendisine talip olan bir kadınla yolda güya karşılaşıyor ama ne hikmetse kadın yolun karşısından mikrofonla geliyor ahahah.

Biz milletçe çok safız cidden :) Eve kapatılan 2 karşı cinsin birbirlerine aşık olmasını bekliyoruz umarsızca. Onun için izliyoruz aylarca. Hayır diyoruz onlar birbirlerine aitler. AAA bak ona nasıl baktı.
Şimdi söyleyin bana siz, Kendi'nin Yiğit'e aşık olmasını istemediniz mi içten içe, çaktırmadan? Öhöm.,

* Benim açık ara en sevdiğim program e2'deki Rachel Ray Show zira kendisi yemek yapıyor 5 dakikada. Evet, en sevdiğim program 5 dakika sürüyor .) Bi ara Kanal D'de "Emel Başdoğan" program yapıyordu ama ne oldu bilmiyorum programı artık yok.

* "Kavak Yelleri" bayadır kabak tadında. Şahıslar dram üstüne dram yaşamaya başladı, son 1-2 bölümde komik olaylar yaratmaya çalıştılar ama o da çok saçma ve basit kaçtı. Rastlarsam izliyorum ama saat kurmuşluğum yok kendisiyle ilgili. Dizideki Efe'nin geri dönmesi ise gayet saçma sapan bir şey oldu kanımca.

13 Ağu 2010

500 Days Of Summer


Bu aralar filmleri biraz gecikerek izliyorum sanırım. Bazen böyle şeyler olabiliyor, o an için çok popüler bir kitabı okumuyorum ya da filmi izleyemiyorum, ortalık durulsun, sesler sussun, sonra sakin kafayla izleyip değerlendirmek daha hoş geliyor. Yani bir filmi ya ilk izleyenlerden olmalıyım ya da son. Her zaman değil tabi, bazen ..
Bu film de öyle oldu sanırım.

Konusuna baktığınız zaman ne kadar klişe diyebilirsiniz, benim size önerim konuya takılmadan filmi izlemeniz.. Klişe de olsa film nasıl o klişeden uzak çekilir görün derim. Ben baya beğendim filmi, oyuncuları, mekanları, müzikleri. Tamam hayatınızın filmi olmayacak ama benim gibi yapış yapış romantizmden uzak biriyseniz hoşlanacağınızı garantileyebilirim. Elimden daha fazlası gelmez .)

Konu kısaca bir aşk hikayesi, tek taraflı mı anlayamadığımız. Sinir olabileceğimiz nayır nolamaz diyebileceğimiz ya da ohh böylesi daha iyi diyebileceğimiz seçenekli bir son var, ne hissedeceğiniz size kalmış, klişe bir mutlu son yok yani, bir bakıma. Çok şaibeli yazıyorum evet. Ayrıca her romantik filmde olduğu gibi burada da karakterler bakmaya doyulamayacak cinsten. Zooey Deschanel ve Joseph Gordon Levitt başrollerde.

Tom 'un Summer'la ve Summer'sız geçen 500 gününden karışık olarak seçmeli gösteriyor yönetmen ve seyirci de ne olacak kız gerçekten aşık olacak mı diye bekliyor. Şirin bir film. 1-2 saat ayırmaya değer.

"boy meets girl. boy falls in love. girl doesn't"


11 Ağu 2010

Ey Hafıza !


Son 1 senedir falan anormal şekilde hafızamı kaybetmiş vaziyetteyim .. Ara sıra aklıma geldikçe çıldırıyorum! Eskiden çok eskiden ben daha ergen iken, misal, şarkı sözleri falan ilk dinleyişte aklımda kalırdı, şimdi pof ! uçup gitmekte..

Okuduğum kitap hakkında 1 ay sonra konuşamaz oldum. İzlediğim filmler de keza öyle .. Yaptığım özel yemekler için illaki tarif bakmam lazım. Dinlediğim şarkıyı ezberlemeyi bırak, kimin söylediğini zor aklımda tutuyorum! Off ...

Buna bir hal çare bulmak lazım.

Bu beni mahvediyor.. Ne yapmalıyım bilemedim. Günde kaç adet sudoku çözmeliyim? Kaç bulmaca yalayıp yutmalıyım?

En çok da annem ve babam şarkı söylerken unuttukları yerleri uydurduklarında onlarla dalga geçtiğime yanıyorum. Ben kaç yaşındayım, hafızam ne halde ?!

Şu ara inatla sevdiğim ve önceden ezbere bildiğim şarkıları baştan sona eksiksiz söylemekle uğraşmaktayım. Kendimi deneyip deneyip deliriyorum sinirden .) Varsa bir öneriniz konuşalım dertleşelim sonra da unutalım..

2 Ağu 2010

Splice - Deney


Şu ara vizyonda olan Splice, başlangıçta merak uyandıran, sonlara doğru saçmalayan, bitişiyle iyice zıvanadan çıkmış bir film. Çok üzgünüm ki, müthiş adam Adrien Brody bile filmi kurtaramamış zira bir yerden sonra ondan bile tiksinebiliyorsunuz.

Konu,

Elsa ve Clive isimli iki bilim insanı, gayet korkunç bir şekilde insan ve hayvan dna'larını birleştirerek yeni bir organizma yaratıyorlar. Ortaya ilk başta yarı tavuğa benzeyen gitgide genç kız görünümünü alan bir yaratık çıkıyor. Her yaratık gibi Dren adı verilen bu yaratığımız da gayet tehlikeli bir türe dönüşüyor. Biz de paşa paşa kendisinin hızlı gelişimini izliyoruz.

Buraya kadar -ehh işte- diyip merakla "neler olacak tanrım" kıvamında izliyorsunuz. Bundan sonrası gayet tiksindirici.

Spoiler

Yaratıkla sevişmek nedir yahu? Hayır yani çok mu çekiciydi de kendine hakim olamadın, biraz insaf..
Dren gömüldükten sonra gayet gelişmiş bir erkek yaratığın ortaya çıkışı biraz anlamsız değil mi?
Erkek yaratığın Elsa'ya tecavüz etmesi filmin iyice zıvanadan çıkışının nirvanası değildir de nedir?
Elsa'nın herkesin ölümüne sebebiyet verdikten sonra gayet soğukkanlı şekilde davranmaları falan neydi? offf..

Spoiler


27 Tem 2010

İstanbul Hatırası - Ahmet Ümit


Ahmet Ümit okumaktan asla vazgeçemeyen birisi olarak, son yapılan Tüyap'ta kendisini görmek ve imzasını alabilmek için onca araç değiştirerek uzun yollar kateden birisi olarak ve tüm romanlarını yalayıp yutan birisi olarak, son kitabını tanıtmak için sabırsızlandığımı belirtmek isterim!

Kitabı az önce bitirdim ve fikirlerim soğumadan sıcağı sıcağına yazayım dedim.

Bu kitabı okumak için en önemli sebebiniz İstanbul tarihine çok şahane bir anlatımla iştirak edecek olmanız bana kalırsa. Öyle uzun uzadıya sıkıcı boğucu bir şekilde de değil! Aksine, tatlı tatlı "katil kim" oyununu çözmeye çalışırken üstüne bir de , arka planı İstanbul'un köklü ve zengin tarihinini öğrenerek. Ben defterim kalemimle, notlar ala ala, öğrendiklerimi paylaşa paylaşa ilerledim. İstanbul'da 4.senem ve 4 senede öğrenemediklerimi 3-4 gün de anlattı bana bu kitap ..

Konu çok kısa şudur;

Kitap elbette bir cinayetle başlıyor. Kitabın anlatıcısı Başkomiser Nevzat. Ölüler peşisıra İstanbul'un köklü tarihi mekanların önlerine bırakılıyor ve ellerinde önemli imparatorların sikkeleriyle. Katillerin bulunma sürecinde tüm ihtimaller değerlendirilirken bize adım adım İstanbul'u gezdiriyor yazar.

Kitabın sonuna ben çok şaşırdım, kaldı ki sonları bilmekte az çok başarılı bulurum kendimi, polisiye okumaya da bayılırım yani çok dışında değilim bu işlerin.) Ama bu sefer cidden şoka uğradım!

SPOİLER
Kitapta ufak tefek eksik kalan noktalar da var, mesela Topkapı Sarayı bölümünde giriş yapılırken x-ray 'lerin cidden bozuk mu olduğu yoksa kasıtlı mı bozulduğu gibi ya da Yekta'nın karısı ve çocuğunun nasıl öldüğünün Nevzat'ın bilmemesi, Zeynep'le Ali'nin özel hayatlarında gerçekten neler yaşadığı gibi kurgudan kaynaklı hatalar ya da hata demeyelim eksik kalan noktalar vardı. Bunun dışında bana çok iyi geldi. Okurken öğrenmek nedir uzun bir zaman sonra yine hissettim bunu.
SPOİLER

Bir de bu kitabın filmi yapılsa ne şahane olur !! diyerek bitiriyorum ve şimdiden bir sonraki Ahmet Ümit Kitabı için sabırsızlanıyorum !!

19 Tem 2010

Faithless Konseri



Konserler zincirimizin son halkası . ) Şimdilik tabi. Her an yeni bir konsere davetiye bulabilirim gibime geliyor artık:)

Alana girerken herkese çok şahane Olmeca Gold kuponları verildi. Bu durum bizim için bir hoşluk, sarhoş olup olay yaratmaya hevesli olanlara ise başlangıç oldu. Evet konser azıcık olaylı geçti sanki..

Biz girdiğimizde Bedük başlamak üzereydi, kendisini uzaktan izleyip takdir ederim pek bir sempatikti yine, o deli sıcakta ceketini çıkarmadığı için de biz kendisine şapka çıkardık. Faithless için güzel ısındırdı milleti.


Benim açıkçası elektronik müzikle alakam olmaz, yine olmadı pek, ama Maxi Jazz ' ı görmek için kalkıp gittik oralara. Ben bu kadar çirkin olup bu kadar da karizmatik olan bir adam pek görmedim, bu da bir başarı:) Kendisi 1957 doğumluymuş-ki bu benim ağzımı kocaman açıp OHA diye bağırabileceğim kapasitede bir bilgi. Dido ile ilk çıktıklarında çok şahane bulmuştum kendisini, sonra unuttum gitti, konsere kadar:)

Çıkışları pek şahaneydi, gözler Maxi Jazz ile Sister Bliss'teydi pek tabi. Bi ara Olmeca'nın dağıttığı plastik shot bardağı Sister Bliss'e doğru yollandı bir kendini bilmez tarafından, ıskaladı. "This is My Church" diye bağırıştık bi ara (bildiğim tek cümlesi) _God İs A Dj _konserin mottosu oldu sanırım.

Konserdeki diğer bir hoşluk, Faithless çıkana kadar 10-15 dk panolarda konserle alakalı yazılan tweetleri gösterdiler. "Yanımdaki kadın çok hoşsunuz", "bilmemkim seni seviyorum" gibi farklı tweetlerle baya eğlendik, zaman nasıl geçti anlamadık, her şey çok organizeydi kesinlikle. Güvenlik açısından biraz sıkıntı vardı sadece.

Neyse, bizi deli gibi içip kendine sahip olmayı beceremeyen bir "çocuk" evet çocuk az biraz sinir etse de sonradan öğrendim başkalarının burnu falan kırılmış, buna da şükür dedim. Konserin yarısında beynimiz dahasını kaldıramadı ve çıktık, mutlu mesut evimize yollandık. Buradan Maxi Jazz'ı öpüyorum, yine gel ve azıcık yemek ye len demek istiyorum.

17 Tem 2010

Bora Çeliker Trio & Stéphane Guillaume Konseri



European Jazz Club'ın son etkinliği Bora Çeliker Trio oldu. Çok iyi bir son oldu aslında bizim için zira epey keyif aldık. Ozan Musluoğlu Quartet gibi bu da İKSV Salon'da oldu. İstinye Park'ta ki organizasyon bozukluğundan sonra burası kıyaslanamayacak kadar organizeydi, öyle ki tek tek tüm izleyicileri masalara yerleştirdiler, kahve dünyası standı hazır bekledi, ayrıca masaların üzerine yerleştirdikleri kalıp kalıp çikolatanın haricinde çalışanları da tepsiyle çikolata sundular. E benim için daha ne olabilir ki diye düşündüm. Bir yanımda kahve, çikolata, bir yanımda sevgilim, az sonra başlayacak müthiş konser. Offff....

Konser yine saat 22.30'da başladı. Bora Çeliker, gitarda harikalar yaratan bir müzisyen. Geceye Fransız Stephane Guillaume 'de saksafonuyla eşlik etti. Davulda yine Ozan Musluoğlu'na eşlik eden müthiş adam Ferit Odman, kontrbasta da Kağan Yıldız vardı. Sonradan öğrendim ki birkaç saat önce Tony Bennett öncesi alt grup olarak çıkan Kerem Görsev le de çalmışlar, baya yorucu geçmiş olmalı Perşembe günü onlar için. Bizim için keyifliydi o ayrı:)

** Burada Bora Çeliker'in MySpace sayfası mevcut.

Böylece caz konserlerimizin şimdilik sonuna geldik:) İzlediğim her bir müzisyenin bundan sonra sıkı bir takipçisi olacağım.
Bu gece de Faithless ve Bedük izleyeceğiz. Cazdan sonra nasıl gelecek bilemiyorum:)

16 Tem 2010

The Brand New Heavies Konseri ve Organizasyon



3 gündür üst üste konserden konsere koşuşturduk. Bugün dinlenme günümüz zira yarın Faithless konserine koşturuyor olacağız. Konserlerle alakalı aklımda kalanları paylaşmak niyetindeyim.

The Brand New Heavies konseri bizden fersah fersah uzakta kalan bir yerde, İstinye Park'taydı. Taa Üsküdar'dan kalkıp oralara gitmemize kaç puan verilecek? Davetli olmamız yeterli bir sebep mi? Yeterince güzel geçecek mi? gibi sorularla kalkıp gittik. Konser öncesi oralarda takılırız gezeriz düşüncesiyle saat 22.00'de başlayacak konsere saat 21.00'de vardık. Buraya kadar her şey normal. Konserin açık havada olacağını anlayınca, nasıl olsa 1 saat kalmış biraz alanı koklarız gibi bir düşünceyle içeri girdik. İsmimizin yazılı olması gerekiyordu fakat organizasyon öylesine berbattı ki, kocaman bir kesekağıdından bozma gibi duran zarfın (evet kağıt değil) üzerinde ismimizin yazmaması bizi şaşırtmadı (ilerleyen saatlerde buna şaşırmamamız gerektiğine karar verdik) neyse bizi içeri aldılar ( allah razı olsun(!) ) Bizde geçtik.

Bu arada baya dertlendik biz bu konuyu o yüzden kimse okumasa bile uzun uzadıya yazmaya niyetliyim.

Bir kere ortalıkta izleyiciyi yönlendirecek bir allahın kulu yoktu, biz konser alanının nerede başlayıp nerede biteceğini , İstinye Park'ın meşhuuurr Masa Restaurant'ında oturan abiler ve ablaların acaba ne olacağını düşünedururken konser başlamak bilmedi. Ohh tam saat 22.00 oldu derken bir fiyasko daha, teknik bir arızadan ötürü (!) konserin yarım saat geç başlayacağını anons ettiler. Tabi biz kahrolduk Barış'la.. Ümitle grubun bizi kendimize getirebileceğini düşünürken Masa Restaurant'takilerin de konser alanına rahat rahat karıştığını gördük. Bu durum hele çok asap bozucu oldu , hadi biz biletsiz girdik içeri ama biletini alan adam delirmez miydi buna?




Sonradan teknik (!) aksaklığın düzelmesiye (kurye muhtemelen grubun unuttuğu bir şeyi getirdi ve sonra başladı, teknik bir şey de yoktu yani), konser başladı. Biz tabi tüm bu hayal kırıklıklarıyla 3-5 foto çekip, 3-5 şarkı dinledikten sonra eve gittik. Değmedi yani o kadar yol çekmeye.

Belki de yaşadığımız tüm o hayal kırıklığı yüzünden müzikten de keyif alamadık. Çok iyi keyif alan bi abi vardı, onu da konsere giden kime sorsanız anlatır, zira baya izletti kendisini. bir de hava anormal nemliydi, yapış yapıştı heryer.) Havanında etkisi olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca hafta içi yapılan bir konserin saat 22.30'da yapılmasının mantığı neydi allahaşkına? Sadece bu konser değil, diğerleri de hemen hemen aynı saatlerdeydi. Bir konseri yarım bırakıp çıkmak hiç hoş değil, hele ki adam önünde kendini paralıyorsa gözünün içine baka baka çıkmak saygısızlık gibi geliyor. Ama haftaiçi be kardeşim! Hele ki bizim gibi taa karşılardan geliniyorsa.

Çok olumsuz bir yazı oldu farkındayım ama bir izleyici olarak iyi ağırlanamadığımızı düşündük gece boyunca. Ancak tüm bu olumsuzluklardan sonra dün gece müthiş bir konser yaşadık, organizasyonuyla, grubuyla, herşeyiyle! Demek ki olunca oluyor! Onu da bir sonraki yazımdan okuyabilirsiniz.

14 Tem 2010

Ozan Musluoğlu Quartet Konseri


"Dün şahane bir gece geçirdik" diye söze girmek istiyorum. Konser 22.30'daydı, Barış'la Taksim'de yemek yedik, konser saatine kadar gezindik, tramvayın arkasına yerleştirilmiş bir platformda çalan grubu dinledik konser saatine yakın İKSV Salon'da yerimizi aldık.

Salon, cidden bu iş için biçilmiş kaftan. İçeri ayak bastığınız anda anlıyorsunuz bunu. Buram buram caz kokuyor adeta. 10 üzerinden 8 vererek Barış'la beklemeye başladık.) Sonra içeri Kerem Görsev girdi (seyirci olarak) , daha da heyecanlandık.


Ozan Musluoğlu'nu açıkçası daha önce dinlememiştim, sadece Athena'ya bir dönem bas çaldığını biliyordum. Dün gece, bundan çok daha fazlasını yaptığına şahit oldum:) Bir kere babaannesinin ölümünün 40. gününde ona şarkı yapması çok etkileyiciydi. Çaldıkları tüm şarkılar çok iyiydi diyebilirim.



"Coindicence" adlı ilk albümünü bulmaya çalışacağım en kısa zamanda. Ayrıca dün gece trompette Norveç'li Tore Johansen vardı, onunda sanırım 2 tane bestesini dinledik, 2'si de birbirinden güzeldi. Sanırım Ozan Musluoğlu'nun 2. albümünde 1 bestesi yer alacak.

Piyanoda Burak Bedikyan vardı ve ben gözlerimi alamadım çalarken, çok derin caz bilgim de olmadığı için nasıl desem bilemedim, çok iyiydi kısacası:)

Ozan Musluoğlu : Kontrbas
Tore Johansen : Trompet
Burak Bedikyan : Piyano
Engin Recepoğulları : Tenor Saksafon
Ferit Odman : Davul

Burada MySpace sayfası mevcuttur..

** Bu arada eylemlerimiz sürecek. Bu gece de "The Brand New Heavies" e gidiyoruz, Cumartesi de alakasız olacak ama "Faithless" gecemiz var, hepsinin yazısını buradan okuyabilirsiniz.

12 Tem 2010

Korkma Ben Varım - Murat Menteş Ziyareti


Cumartesi çok acayip bir şey oldu!

Şu geçen 1 hafta boyunca Murat Menteş "Korkma Ben Varım" ı okuyarak geçirdim, kitabı çok sevdiğim için az az okuyorum, bir oturuşta en fazla 30 sayfa. Bu da benim alışkanlığım oldu artık, bitince üzüldüğüm kitaplara böyle davranıyorum.)

Neyse, Cumartesi'ye gelelim. Akşama doğru evden çıkarken kitabı yanıma alsam mı diye düşündüm hani yolda falan okur muyum acaba diye, sonra fotoğraf makinesini ve şemsiyemi alınca, fazla ağırlık olur diye kitabı bıraktım (aferim bana!) Barış'ın dükkanına gittim, içeride de sevdiğim bir arkadaşım vardı, hemen ona yöneldim ama içeride de 2 müşteri vardı, onları direkt geçtim, sandalyeye attım kendimi, sohbete daldık falan. Ardından şöyle bir bakayım dedim, Barış kiminle ilgileniyor diye, kafamı çevirmemle şoka girmem bir oldu, Murat Menteş dükkandaydı ve Barış'la sohbet ediyordu! tabi yerle yeksan oldum, kitabı almadım diye yanıma, hiç değilse bir imza isteyebilirdim:) Bu arada daha önce söyledim mi hatırlamıyorum, Barış'ın Moda'da sahaf dükkanı var, Murat Menteş' de kendisi için bir şeyler bakıyordu. Dükkandan çıkarken Barış'a "seni çok övdüler, yine geleceğim" gibi bir şeyler söyledi, ben tabi sevinçten ölüyorum falan.

Bu da böyle hoş bir sürpriz oldu bana.

Korkma Ben Varım'a gelirsek, aynen "Dublör'ün Dilemması" gibi çok eğlenceli, çok fırlama, müthiş bir kafayla yazılmış bir kitap. Karakterler yerlere yatırıyor zaman zaman. Ali Fuat Tufa, Şebnem Şibumi, Hayati Tehlike, Abidin Dandini, Müntekim Gıcırbey, Atom Bombacıyan kitapta ismi geçen müthiş karakterlerden bazıları.

Konunun başlangıcı bomba:) Ali Fuat Tufa, "Gönül İşleri Bakanlığı"nda basın müşaviri olarak çalışmakta. (Böyle bir bakanlık kimin aklına gelir) Bu bakanlıktaki tüm bakanlar bir bir cinayete kurban gidiyor ve olaylar gelişiyor:) Konunun özetini geçmem maalesef söz konusu değil, zira bütünlüklü bir konu değil uzun uzadıya yazılacak. Fuat Tufa'dan başlıyoruz sonra diğer önemli karakterlerin ağızından yazılarak olayları kendi bakış açılarına göre yorumlatıyor Murat Menteş, yani gayet demokratik bir hava hakim bu kitabında da:)

Yazarda en çok sevdiğim özellik aslında yerlere yatırması falan değil, düpedüz zekasını seviyorum ben bu adamın. Hani sohbet etmeye kalksam, bir laf etmeden önce 1 saat düşünürüm diyebileceğim biri sanki. Kitabın çoğu yerinde, herkesin anlayamayacağı ama anlayanın da şöyle bir durup "vay be" çekeceği bir üslubu, bir mizacı var. Kitaplarını okurken dehşet zevk alıyorum, öyle kara kuru komedi değil zira.

Kitap, "Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir, fakat hiçbiri henüz cereyan etmemiştir" diye başlıyor. Ayrıca Ersin Karabulut'un kitapta şahane çizimleri de mevcut. E daha ne bekliyorsunuz? diye sorabilir miyim size:) İyi okumalar..


8 Tem 2010

Gölgesizler


Bu filmi anlatmak aslında çok zor .Hasan Ali Toptaş'ın yazdığı kitaptan uyarlama. Ben henüz okumadım, Ankara'ya giderken yolculuk esnasında filmi izledim, belki çok derinlemesine izleyemedim, belki bazı noktaları atladım, bilemiyorum şu an. Filmi en yakın zamanda edineceğim ama o kadar sabırsızım ki filmi yazmak konusunda geç bile kaldım, zira biliyorum yazdıklarımı okuyan çok iyi film yorumcuları var aramızda, hele ki onların izlemesini çok istiyorum, o yüzden tavsiye etmek amaçlı da olsa bir kaç satır yazmak istiyorum.

Film, bir berberin işini gücünü bırakıp bir köye yerleşmesiyle başlıyor. Bu köy bildiklerimizden biraz farklı. Ürkütücü bir havası var bir kere. Köyde yaşayanlar, neşeyle kahkaha atarken az sonra birinin boğazını kesecekmiş gibi halleri olan insanlar. Tuhaf yani her şey. Puslu.



Olaylar, köyün en güzel kızı varsayılan Güvercin'in kaçmasıyla ya da kaçırılmasıyla başlıyor. Köyün muhtarı ve bekçisi başta olmak üzere herkes teyakkuzda. Muhtar filmin en ilgi çeken karakterlerinden, Selçuk Yöntem her rolün üstesinden gelebildiğini bu film de de göstermiş.Köyün bekçisi rolünde Hakan Karahan var, kendisi upuzun güzel saçlarını bu film için feda etmiş. Berber rolünde ise Taner Birsel var, filmin sonunda tüm sırları o açıklayacakmış gibi bir güven var kendisinde. Ayrıca Birsel bu filmdeki berber rolüyle Monaco Charity Film Festivali'nden "en iyi erkek oyuncu" ödülü almış.

Güvercin gittikten sonra olaylar durmak bilmiyor. Muhtar işkillendiği bir genci sorguya çekiyor, adamı delirtiyor. Bu sahneler çok etkileyici. Daha fazla detaya inmeden filmi anlatamayacağım sanırım, bir noktadan sonra ağzınız açık izlemeye başlayacaksınız benden söylemesi. en film başladıktan itibaren kapatıp kapatmamak arasında devamlı bir ikilemle izledim, bu da tuhaf bir duygu ama bir noktadan sonra filme aşık oldum -ki bu daha da enteresan oldu.

Oyuncular: Selçuk Yöntem, Hakan Karahan, Taner Birsel, Ertan Saban, Arsen Gürzap, Altan Erkekli, Ahmet Mümtaz Taylan, Ahmet Özaslan, Aydemir Akbaş, Taıes Farzan, Onuryay Evrentan, Beyti Engin, Zeynep Kumral, Erdem Akakçe, Biğkem Karavus, Serkan Şenalp, Cem Özeren, Fuat Onan, Umut Karadağ, Selda Özer, Özey Fecht, Yiğit Kuşbeygi

Müzikler: Candan Erçetin ("Ben Kimim" şarkısı müthiştir ben çok severim ve filme de gerçekten cuk oturmuş.)

** Burada filmin sitesi var, isterseniz fragmanını izleyebilir, filmle ve oyuncularla ilgili notlara ulaşabilirsiniz. Ayrıca filmin senaristi ve yönetmeni Ümit Ünal filmi müthiş anlatmış, onu da bi okumanızı tavsiye ederim.

3 Tem 2010

Son Zamanlarda


* Selam.

* Dün Ankara'dan geldim, Barış bugün Bursa'ya gitti, ay sonu arkadaş düğünü için Kırıkkale'ye gidicez, Ağustos başı ise fotoğraf çekme hevesim yüzünden tanımadığım bir kişinin kınasına Tekirdağ'a gidicem, sonra Bodrum'a gidebilirim.Trabzon'daki arkadaşımı da ziyaret edesim yok değil.

* Gittiğim şehirlerden hatıra olsun diye kitap satın alan ve önüne de koca harflerle CEREN-TARİH-ŞEHİR yazabilen bi kimseyim.

* Ankara gidiş-dönüş ünden epey karlı çıktım, şöyle ki 4 film izleyebildim. Tv'li rahat otobüs. İzlemek isteyip de aman bi ara izlerim dediğim filmlerin çoğu oradaydı. "Başka Dilde Aşk", "Gölgesizler" (bunu bi ara yazıcam, çok çok iyiydi) , "The Other Boleyn Girl" ve "The Devil Wears Prada" . Ayrıca evde de "Survivors" dizisine baktım bir kaç bölüm, onun da iyi olduğunu söyleyebilirim. Yoksa siz hala "Survivor" diyince aklına "Acun" gelenlerden misiniz?

* Tabiki de Ankara seyahatimde de fotoğraf çekmenin cılkını çıkardım. "siz doğal durun poz vermeyin yea" demekten dilim pelteleşti.



* Yazmadığım süre içinde 2 adet kitabı yarım bıraktım -ki bunu hiç sevmem- .. Şimdilerde Murat Menteş'in ve fotoğrafta gördüklerinizin beni kendime getirmesini bekliyorum.

* Sabah kahvatısında en çok yemekten-içmekten hoşlandığım şey, tost ve 3'ü 1 arada imiş. Bunu anladım.

* "Çikolatalı leblebi" diye bir şahane var. Duydunuz mu? İstanbul'daki çoğu kuruyemişci bunu benden öğrendi. Ankara'da yiyordum İstanbul'da yok. Duyan bilen eden varsa insanlık namına bana haber versin.

* Ankara'da sokaklarda yürürken ya da orada yaşarken kendimi bir birey olarak görebiliyorum ama İstanbul'da bireyden çok görünmez hissediyorum. "Ankara'da birey, İstanbul'da hiç" gibi bir başlık atabilirim buralara her an. Bu konu hakkında bir düşüncesi olan var mı? Ben çok anlam veremiyorum. Artık Ankara'da neredeyse İstanbul kadar kalabalık, bununla ilgili olduğunu sanmam.

* Bakıra hiç ilgim olmamasına rağmen Samanpazarı'na gidince kendimi kaybettim. Fotoğrafını gördüğünüz en sağdaki şeyin ortasına rakı bardağı koyuyorsun etrafına da buzları. Vay canına. Daha neler neler vardı.






* Bir de, Ankara'ya giderseniz AOÇ (Atatürk Orman Çiftliği" dondurması yemeden gelmemelisiniz.




* Aranızda "Justin Bieber" denilen 15'lik çocuğu görüp de hayata karşı okkalı bir küfür savurmayan var mı?




* Son olarak Ajanda online aktüel dergiyi aranızda duymayan kaldı mı? Ben 2 aydır çok hoşlanarak takip ediyorum çoğu (ya da hepsi emin olamadım) blogger olan arkadaşlarımızın yaptıklarını. Dergi ücretsiz, isterseniz bilgisayarınıza indirebilir ya da açıp okuyabilirsiniz. Üzerinde çok emek olduğu belli. Tavsiye ederim.